Deneme EDEBİYAT

Alamet-i Farika

gokdelen_2294

Binaların eski haline sadık kalınarak yıkılıp yeniden inşa edilmesine reconstruction, var olanı korumaya ise conservation denir. Restorasyon ise daha kapsamlıdır; eserin kültür hazineleriyle geleceğe aktarılmasıdır. Fakat pratikte bazen sadece conservation bazense sadece reconstruction uygulanmaktadır, henüz restauration ’ın izine rastlamamıştır.

Beşerin içindeki ölümsüzlük arzusu ardından izler bırakmaya, eserler vermeye yöneltmiştir. O dönem insanı bir sanat, bir eser orataya koyabilecek bir aşka; imana sahipti. Günümüzde ise din ve maneviyattan yoksun nesil, bir eser meydana getirmektense var olanı yaşatmayı tercih etti. Tanrıydı ve ölümsüzlük aşılıyordu. Eserlere can vermek onun tam dişine göreydi ve bunu enerjisini aldığı sömürgecilik anlayışıyla başarıyordu, adeta geçmişi çıkarları uğruna sömürüyordu. Çünkü restorasyonla dönem ruhu yakalanmak istenir lakin görebildiğimiz şey zorla ayakta tutulan ruhsuz bir eserdir, vaadedilen amacına ulaşamamıştır. Dolayısıyla dünyaca alkışlanan bu teknik aslında üretken insanı törpüleyen, “yaratan insan” olmaya özendiren bir aldatmacadır.

Bu aldatmaya gafil avlanan bizlerinse tabii ki böyle bir derdi yoktu lakin bizler tembel ve beceriksiz insanlar olup çıkmıştık. Bugünkü kuşak yani bizler, kendine has bir mimari stil oluşturabilecek, ruha hitap eden, sağlam, kullanışlı, güzel ve estetik yapılar inşa edebilecek, kültür, iklim ve teknik bilseydik bu yeni kendimize ait eserleri büyük bir inançla insanlığa sunabilecektik.

Şunu biliyoruz ki şehirlerimiz gerçekten büyük  bir karmaşa içerisinde; geçen yüzlerce yıla rağmen ayakta duran mimari eserler, restorasyon mağduru tarihi yapılar, batı menşei binalar ve estetikten uzak, işçilikten yoksun, bir kimlik arayışı içinde; taklit yapılar. İçlerindeki en yeni vahamet örneğiyse meşrulaştırılan ve eser addedilen taklit yapılardır. Bu durum özgün niteliği olan mimarimize diğerleri gibi büyük bir saygısızlıktır. Açıklarsak; geleneksel Türk mimarisi öğeleriyle donatılmış olduğu söylenen bir yapı size Osmanlı veya Selçuklu mimarisinin taklidi gibi geliyorsa o yapı özgün değildir, sadece taklittir. Çünkü Osmanlı mimarisinde Selçuklu’dan izler görebilirsiniz ancak taklit diyemezsiniz, özgündür, Osmanlı mimarisi olduğu ayan beyan ortadadır.

Böyle bir saygısız anlayış içinde yaşayan bizler için her köşesi akla nizama uygun, göze ve ruha hitap eden bu mimari geçmişin yok olup gitmesi tabii ki fazlasıyla içler acısı olur. Fakat böylesi rezil bir mimariye mahkum edilmeseydik inanın kimse o yapılara restorasyon yapılmamasına, yıkılıp yok olmasına mani olmaz gayet olağan bir hal olarak karşılardı; bir ağacın çürüyüp ölmesi,yerine bir fidan dikilmesi gibi…

Eski İstanbul Bir Nevi Çınar Ormanıydı.

Bir haber başlığı şöyle: Ağaç Koruyucu Sistemlerde Yenilik, “Ağacın zarar görmüş olan, koruklaşmış, çürümüş, hastalıklı kısımları, tıpkı kanserli bölge gibi kazılarak temizleniyor. Daha sonra bölge özel bir sistemle ilaçlanıp ağacın dip kısmı da sterize ediliyor. Tedavi edilen ağaç kısmını paslanmaz ve çürümez krom nikel telle kapatılıp yağmur asitlerinden ve havadan korunuyor böylece ağaç içerisinde mantar yaşamıyor. Sonuçta ağacın ömrü uzuyor.” Bitkisel hayata girmiş bir ağaç ya da bitkisellikten çıkmış bir ağaç…

Görünen o ki kurumuş, içi boşalmış çınar ağaçlarını zorla ayakta tutuyoruz. Sonrasında insanoğlunun yerleşme ihtiyacı gereği yollar, binalar yapıyor ve bu çınar ağaçlarının çevresine beton döküyoruz. Bunun sonucunda ise ağaçların kökleşmesi zarar görüyor ve topraktan rahat nefes almaları güçleşiyor. Tabii ki anıt olarak geçen asırlık çınar ağaçlarının içi tamamen çürümüş durumda. Üzerinde koca koca dallar taşıyan bu çürümüş ağaçlar her an yıkılabilir. Anıt olması dolayısıyla da kimse en ufak bir şey yapamıyor.

Yani çınar ağaçlarını koruyamadığımız için değil, ağaçları kesmekten daha çok, toprağı betona gömdüğümüz için artık o çınar ormanları, asırlık çınar ağaçlarının özgürce yükselebileceği yeşilliklerimiz yok.

Peki kültür mirasçılarımızın bize bu güzide eserleri bırakırken ki amaçları neydi? Fatih Sultan Mehmet, çınarları dikerken 9 asır yaşasın, kimse dokunmasın diye mi dikti? Osmanlı’nın nişanesidir sakın ola kesilmeye mi dedi? 3 tane asırlık çınar kalsın diğer tüm çınarların yerine bir rezidans, apartman dikseniz de olur mu dedi? Sahi neydi çınardaki alâmet-i fârika? Sanıyorum ki bir tarih şuurumuz kalsaydı fermana ne hacet eserlerin dilinden her şeyi tüm manasıyla çözüverirdik.

Tarih şuurumuz yok edilerek tarihin getirdikleri de eserlerimiz de sanatımız da bizim için tüm değerlerini yitirmiş bir yapı olmanın ötesine geçemiyor. Bu şuuru yitirmemiş olan insanoğlunun, atasının kültür mirasını, eserlerini ve tarihsel geçmişini kendi çağıyla harmanlayarak gelecek nesillere yeni özgün niteliğiyle sergilemesi gerekir. Ancak Türkiye mimarisi ile yapılacak bir eseri bırakalım, bir ağaç dikmekten dahi müzdarip insanlar haline geldik. Modern yaşam algısı bizi özümüzden gittikçe uzaklaştırıyor, müdahaleci bir insan haline getiriyor. Bizde olmayan bir anlayışla hareket eder hale geliyoruz. Mânâyı bırakıyor, şekle takılıyoruz.

Neden şehirlerimizde Roma, Selçuklu, Osmanlı mimarisi iç içe bize miras bırakılmışken müdahale etmek ya da taklit etmek yerine biz de Türkiye mimarisini katarak yurdumuzu daha büyük bir mimari zenginliğe kavuşturmayalım?

Yoktan var edemeyen, ölümsüz olmayan insanoğlunun zaman boyutunu, yaşlanma sürecini aşma çabası; onun acizliğinin farkında olmayışıdır. Bizler aciziz fakat tanrıcılık oynayacak kadar zavallı değiliz. Bir şeylerin yok olup gitmesine izin vermemek, hep müdahale etmek doğaya ve bizim kanunlarımıza aykırıdır. “Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut-57) denen bir ümmetin, ölüm ve yok olma korkusu içindeki modern dünyanın zorba ve tanrıcı yaklaşımları teknik ve teknolojik bir gelişme olsa dahi bizim fıtratımıza ne kadar yakıştığını bir kez daha düşünelim.

Yazar Hakkında

Fatma Şeyma KESKİN

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com