DÜŞÜNCE

Çağın Salgını

ccx

Hastalık dediğimiz olgu insanın yaşam kalitesini düşüren, çevresiyle ilişkilerde rahat hareket etmesini engelleyen bir sorundur. Hastalıklar iki türlüdür; biri vücut hastalıkları diğeri ise kalp hastalıklarıdır. Kalp hastalıkları derken insanların vücudunun solunda yer alan organla ilgili rahatsızlıklarından bahsetmiyorum. Benim bahsettiğim o organın içinde manevi olarak bulunan kalp. Yani gönlümüzün, ruhumuzun hastalıkları.

“Ben Hastalığı” işte bu kalp hastalıkları içerisinde yer alır. Günümüzde kapitalist düzenin sürekli yaydığı mikroplarla kendini düşünen insanlar çoğalmakta. Başı ufacık ağrıdığında acziyetini anlamadan hemen bir doktora veya ilaca başvuran insana her şeyin kendisi için var olduğuna, kendisinin herkesten önemli biri olduğuna inandıran bu hastalık sürekli yayılmakta, evrensel sorunlara yol açmaktadır. Evrensel sorunlar derken; savaşlar, mülteci sorunları, açlık sıkıntıları gibi birçok içler acısı tabloyu gözümüzün önüne getirebiliriz hemen.

Çocukken bir şekeri paylaşmayı öğrenemeyen insanların bugün dünyayı paylaşamaması normal bir durumdur. Zira çocukluğundan itibaren kendisine hep en iyi olduğu hissi verilmiş, en başarılı onun olması gerektiği anlatılmış, en iyi imkânları, parayı, şöhreti, gücü onun hak ettiği benimsetilmiş ve en vahimi bu yolda her şeyin mübah olduğu beynine kazılmış, vicdanı, insani hisleri ondan kopartılmıştır.

Yaşadığımız bugünde evrensel sorunlarımızın yanı sıra insanın yaşadığı toplum içerisinde benliğini öne çıkarma çabası, hissi her şekilde karşımıza çıkmaktadır. Herkesten daha iyi bir telefonum olsun, en fazla benim fotoğrafım beğenilsin, en şık ben gözükeyim gibi nefsi hissiyatlar maalesef reklamlar, diziler-filmler, medya vb. vasıtalarla en ücra köşelerdeki insanlara bile ulaşmış vaziyettedir.

Ufak tefek sorunlar gibi görünen bu durumlar, aslında en büyük sorunların ana kaynağıdır. Zira günümüzdeki evrensel birçok sorun insanların dünyayı paylaşamamasından kaynaklanıyor. Bu paylaşamamayı doğuran ise bahsettiğim üzere kibirdir, ben hastalığıdır. Allah-u Teâlâ’dan uzaklaşıp dünyaya yakınlaşan her insan bu hastalığa yakalanmakta, kapitalizmin kazandığı bir nefer haline dönmektedir. Vicdanlar, kalpler dünya malına olan düşkünlükle kararmakta, kendisinden başka insanların varlığından haberdar olmamaktadır. İstanbul’da “bir müslüman”  borsadaki gidişatı takip etmekten Afrika’da açlıktan ölenleri göremiyor. Görse umursamıyor. Umursasa bile kendi dünyasına tekrar geri dönüyor. Yetmiş yaşını aşmış “namazında niyazında”  bir amca emekli maaşından 50 lira kesiliyor diye Suriyeli yetimlerin halini hissedemiyor, onlara bu parayı çok görüyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Maalesef mümkün. Lakin iç karartmaktan ziyade yapmamız gereken daha önemli işler var. Bizlerin bu olumsuzluklardan hemen kurtulmamız mümkün değil. Fakat yarın çocuklarımıza daha yaşanılabilir bir dünya bırakmak istiyorsak çareyi kapitalizmi yıkmak, ABD’yi ortadan kaldırmak gibi hayalî yerlerde aramak yerine kendimizde aramamız gerekiyor. Kendimizi ve çocuklarımızı bu hastalıktan korumamız gerekiyor. Paylaşmayı, helal kazanmayı, başkalarını düşünmeyi hem yaşayarak hem anlatarak topluma yerleştirmeliyiz. Hırslarımızı, nefsin arzularını bir kenara koyabilecek irade gücünü sağlamaya çalışmalıyız.  Ve de Hazreti Ömer (r.a.) Efendimiz’in şu kıssasını anlamalı, yaşamalı, hissetmeli ve çocuklarımıza da aynen nakletmeliyiz.

Hazret-i Ömer Şam’ı ziyaret ettiğinde, ordusunun kumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretleri büyük bir kalabalıkla karşıladı.

Hazret-i Ömer ile kölesi beraberlerindeki tek deveye nöbetleşe biniyorlardı. Şehre girişte, sıra köleye gelince, Halîfe devesinden indi. Yerine kölesini bindirdi. Devenin yularından tuttu. Ayakkabılarını çıkarıp dereden geçti.

Uzaktan bakan; deveye binmiş köleyi halîfe, devenin yularını çeken Hazret-i Ömer’i de köle zannediyordu. Bunu gören Ebû Ubeyde bin Cerrâh dedi ki:
– Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Müslümanların halîfesini görmek için toplandılar. Size bakıyorlar. Bu yaptığınızı nasıl izah edebilirsiniz? Sizi köle zannedecekler, küçümseyecekler.

Hazret-i Ömer buyurdu ki:
– Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü işitenler, insanın şerefini, vâsıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar. Biz daha önce zelîl ve hakîr bir kavimdik. Allah-u Teâlâ, bizleri Müslümanlıkla şereflendirdi. Bundan başka şeref ararsak, Allah-u Teâlâ bizi zelîl eder, her şeyden aşağı eder.

(Kıssa dinimizislam.com sitesinden alıntı yapılmıştır.)

Yazar Hakkında

Ömer Faruk Genç

1 Yorum

  • Çok önemli noktalara değinmiş ve herkesin mutlaka okuması gereken bir yazı meydana getirmişsiniz. Bir sonraki yazınızı merakla bekliyor, başarılarınızın devamını diliyorum.

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com