SÖYLEŞİ

Erol Yılmaz ile Kütüphaneler üzerine Söyleşi

yayin-kitap-940_2

“Kitap ve Okumak Denildiğinde Akla İlk Olarak Kütüphanelerin Geldiği Gün…”

Kitaba, kütüphaneye;  ilme ve âlime büyük bir önem vermiş, hayatının her anını ilim öğrenmekle, okumakla geçiren pek çok sayıda insan yetiştirmiş bir medeniyetin çocuklarıyız. Bu bağlamda kültürel hazinemizi zengin kılan nice kütüphanemizin var olduğunu biliyoruz ancak değişen şartlar, gelişen imkânlarla birlikte bu konuda farklılaşan toplumumuzdan yola çıkarak kitap, okuma alışkanlığı, kütüphane ve sosyal medya ekseninde Doç. Dr. Erol Yılmaz ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

–  “Kitap okumayan insanın, okuma bilmeyene karşı hiçbir üstünlüğü yoktur.” der Mark Twain. Bu açıdan baktığımızda toplumumuzun kitaba olan eğilimini nasıl değerlendirirsiniz?

Erol Yılmaz: Okuma alışkanlığı dediğimiz şeyin uluslararası tarifleri var ama rakamlara boğmak yerine okuma alışkanlığını şöyle tarif edelim. Okuma alışkanlığı; kitap, dergi, gazete gibi bilgi, sanat ve kültür ürünlerini ve bunların elektronik ortamdaki versiyonlarını düzenli olarak okumaktır. Yani bundan kastım, kitabı bir gün on beş-on altı sayfa okuyup kenara bırakmak ve birkaç gün sonra sabaha kadar okuyarak o kitabı bitirmek değildir. Okuma alışkanlığı bilgi, sanat, kültür içerikli her türlü kaynağı düzenli olarak, yani her gün iki sayfa, beş sayfa, on sayfa vs. okumaktır. Şöyle de bir algı var; “kitap okumak, boş zaman veya serbest zaman etkinliğidir.” Ancak bu anlayış son zamanlarda, epeyce değişti. Çünkü insan serbest zamanını değerlendirirken, örneğin dinlenirken de, en azından iki şiir okuyabilir, bir makale veya deneme okuyabilir. Günlük yaşam düzenimiz içinde okuma faaliyetine yer verdiğimiz zaman “okuma alışkını” oluyoruz.

  • Çocukların kitaba olan eğilimlerini geliştirmede en büyük etken şüphesiz ki anne babadan sonra eğitimcilerin. Bu eğilimi sağlamada eğitimciye düşen görevler nedir?

Erol Yılmaz: Bir yazımın başlığını, “ Anne Babalar Okumadan Asla!” diye belirlemiştim. Okuma alışkanlığı için, örneğin altı yaş çok geçtir. Bir çocuk eğer ortaokul dönemi olan on bir on iki yaşına kadar bu alışkanlığı edinmemişse, sonraki senelerde bunu kazanması çok zorlaşır. Ve fakat bu yaşlar -maalesef ki- eğitim sistemimizde, çocukların yarış atı olmaya başladığı yaşlardır. Çocuklar bu dönemde rakiplerini geçme motivasyonuna girmektedir. Biliyoruz ki, özellikle annelerin yaptığı, dinlediği, konuştuğu her şeyden çocuk etkileniyor. Çocuk, babanın şiir okuduğu, annenin dinlediği bir ortamda (ya da tersi) büyüdüğünde, mutlak surette bunlardan etkileniyor, etkilenerek büyüyor. Daha yaşamın ilk evrelerinden yani yürümeye bile başlamadan önce etrafında yaşanan olayları kaydetmeye başlıyor. Maalesef, tam da bu dönemde, çocuğun gelişim sürecinde, üzülerek, “postmodern anne” olarak nitelendirdiğim televizyon, birçok evde devreye giriyor ve de çok etkili oluyor. Anne evde işlerini yaparken, telefonla konuşurken, bulaşık yıkarken hatta namaz kılarken çocuğu televizyonla baş başa bırakıyor. Bu çok yanlış bir şey… Çünkü o durumlarda annenin işini kolaylaştırıyor gibi görünen televizyon, akıp giden sayısız görüntüyle, adeta, çocuğun beynine yerleşiyor. O dönemlerde okuyan anne-baba ile karşılaşmayan ve onları okurken görerek, kare kare çektiği o fotoğrafları beynine kaydedemeyen bebek/ çocuk, eğitimcilerle karşılaşana kadar okuma eylemine şahit olamadan büyümüş oluyor. Eğitimciler de bu konuda yeterli bilince sahip değilse, çocuğun bu alışkanlığı kazanması epeyce ve daha da zorlaşıyor.

*“İslam’ı Nasıl Yok Edelim?” adlı bir kitap var. Burada Müslümanların nasıl yükseldiğine ve yükselişin önüne nasıl geçileceğine dair maddelerin sıralandığı bir kitap… Bu maddelerden biri mealen şöyledir; “Müslümanlar ilme o kadar önem verirler ki, âlimlerin mürekkebini, şehidin kanından üstün tutarlar. Bu durumu tersine çevirmek için, Müslümanların elinden kitabı almalı; kitap okunmasını, ilimle uğraşılmasını engellemeli; bu uğurda gerekirse, bütün umumî kütüphaneler (“halk kütüphaneleri” diyebiliriz) yakılmalıdır.”

Oysa aynı zihniyet, bugün, bu İnternet çağında bile kendi ülkelerinde anıtsal kütüphane binaları inşa etmeye devam ediyor. Biz ve bizim gibileri de, “artık İnternet çağındayız, bir tık ile her şey elimizin altında, kütüphaneye ne gerek var” mesajlarıyla alttan alta kandırıyor. Elbette bunu alenen söylemiyor. Ancak çok çeşitli ortamlarda, başka başka ağızlar ve kalemler eliyle yapıyor bunu.

Bu noktada, tarihin hiçbir döneminde rahat bırakılmadığımızı önemle hatırlayalım. Mert olmamız, misafirperver olmamız, delikanlı olmamız, kısacası Türk olmamız hasebiyle hiçbir zaman rahat bırakılmadık. Özellikle İslam ile şereflendikten sonra, deyim yerindeyse, dünya bizi başlarının belâsı olarak görmeye başladı. Onların açısından bakılırsa, mücadeleleri her dönemde kılık değiştire değiştire devam etmektedir.  

Şimdi tekrar Mark Twain’in sözüne dönüş yapalım. Okuma-yazma bilmek, bugünün ifadesiyle, kişiyi yaşam boyu öğrenmeye aday kılar. Ancak bu söz ile sadece okuma-yazma becerisini kazanmış olmak kastedilmemiştir.  Burada vurgulanmak istenen, bu beceriyi kazandıktan sonra, çeşitli tür yayınları okumak ve böylece bilgi ve kültür düzeyini artırmaktır. Böylelikle olup bitenleri sessizce izleyip, adeta rüzgarın önündeki kuru yaprak misali, oradan oraya savrulmak değil, neler oluyor, neden öyle oluyor diye sorgulayabilmek ve eleştirebilmektir. Bu anlamda, bizler yani Türkiyeliler, hatta biraz daha geniş bir bakış açısıyla, ümmet coğrafyası, okuma alışkanlığına sahip olmak, bunu her gün biraz daha geliştirmek ve dünyada olup bitenlere karşı duruş gösterebilmeliyiz. “Evet” imiz de, “Hayır” ımız da kıymetli olmalı bizim. Bunun için de, donanımızın artması lazım, düzenli olarak okumamız lazım. Okuma-yazma bilmeyi, alfabeyi bilip üç kelimeyi bir araya getirmek şeklinde anlamamalı; yaşamımızı biçimlendirme aracı olarak görmeliyiz.

–    Bir de “okuryazar olma”ktan ziyade “okuryazar görünme” durumu söz konusu. Sosyal medya da bunu kolaylaştırıyor gibi… Sizce bu ortam, ufak da olsa, insanların okumaya ilgi duymasına vesile olur mu?

Erol Yılmaz:  Sosyal medya konusunda, belki en başta, İnterneti ve teknolojiyi ele almak lazım. En genel yaklaşımla, teknoloji hem melek, hem şeytandır. Yani sizin nasıl kullandığınızla alakalı bir durumdur. Olumlu tarafından bakıldığında İnternet, harika bir şey… Siz burada hastayken, görüntüleme teknolojisi ve İnternet ortaklığında, Amerika’daki bir doktorla irtibat kurabiliyor, hastalığınız veya sağlık durumunuzla ilgili olarak bilgi alabiliyorsunuz. Bu tarz imkânlar İnternetin ve genelde teknolojinin güzel yanları.

Sosyal medya da, bir yönüyle baktığınızda melek, ancak düşmanlıkları artırması vs. sebeplerle de şeytan. Ama biz netice itibariyle olumluyu konuşalım.

Evet… Yazarların, şairlerin yazılarını, dizelerini paylaşmak, kişinin ya da eserin öne çıkarılması -daha önce okumuş olsanız dahi- ilginizi yeniden çeker ya da bir kitabı tanımanıza vesile olabilir. Sosyal medyaya bu açıdan bakılmasından yanayım. Bu bağlamda, yapılan paylaşımlar aracılığıyla, birisinin aklında kitaplara, yazarlara, şairlere ve edebiyata dair soru işaretleri oluşturmak açısından sosyal medyanın çok yararlı olduğuna inanıyorum.

  • Kitaba verilen kıymet noktasında, tarihimizde sayılabilecek pek çok değerli isim var, ancak özellikle Ali Emîrî Efendi’nin bir kitaba sahip olmak pahasına verdiği uğraşı biliyoruz. Ancak şu an imkânların da artmasıyla birlikte durum değişti. Reklamı çok yapılanı okuma durumuna geldik. Kitabın iyisini, kalitelisini nasıl buluruz; okurlara neler söylersiniz bu konu hakkında?

Erol Yılmaz: Öncelikle “ kötü kitap” kavramını sevmediğimi belirtmek isterim. Ben kitap okuma noktasında, alışkanlığı kazandıktan sonra, kişide bir kristalize olma halinin yaşanacağını ve kendi okuma yolunu bulacağına inanıyorum. Okuma alışkanlığı olmayan, bu alışkanlığı zaten kazanamamış bir insana, “bu kitap kötüdür, okuma” şeklinde bir yönlendirme yapmaktansa, bunun yerine, ilk zamanlar kendimizce iyi olanı sunmanın, önermenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.  

Okumaya yeni başlayan kişilerin doğru yönlendirilmelere ihtiyacı var. Burada biz kütüphanecilere büyük görev düşüyor. Örnek olarak, yaz tatilinde halk kütüphanesine gelmiş on iki on üç yaşındaki bir çocuğa öyle bir kitap verilmeli ki, çocuğu ürkütmesin, yıldırmasın, aksine onu yeni yeni kitaplara yöneltebilsin. Bu noktada, çocuğa verilecek kitabın içeriğinin kütüphaneci tarafından -az veya çok- biliniyor olması gerekir. Ayrıca, okuma alışkanlığının kazandırılmasında olduğu kadar, kitap seçiminde de anneler ve babalar çok önemli bir role sahiptir. Tabii bunu, okuma alışkanlığı kazanmış aileleri akılda tutarak söylüyorum.

Yani, kitapların analizi noktasında aileye, eğitimcilere, kütüphanecilere ve yayıncılara çok büyük görev düşüyor. Artık gazetelerin kitap ekleri ve sosyal medya gibi imkânlarla da kitap tanıtımlarına ulaşmak çok kolay, fakat tekraren söylemeliyim ki, bu konuda yine en büyük görev eğitimcilerin ve kütüphanecilerindir.

  • Burada eğitimci faktörüne değinmişken, özellikle hangi rolleri üstlenmelidir bir eğitimci bu noktada?

Erol Yılmaz: Türkiye’de kütüphaneciliğin-henüz-  karşılığı yoktur.  Doktorun, mühendisin, mimarın vs. somut karşılığını bulabiliriz ülkemizde, ancak aynı durum Bilgi ve Belge Yönetimi/ Kütüphanecilik alanı için geçerli değildir, ne yazık ki. Oysa gelişmiş ülkelerde durum böyle değildir. Gelişmiş ülkeler bilgi odaklı yönetilir, siyaset yapar, eğitim hizmetini yürütür.

Nedir bilgi odaklılık? Kısaca söylemek gerekirse; bilgiyi yöneterek, işlevsel duruma getirmek ve hangi alanda olursa olsun (siyaset, kamu yönetimi, hukuk vs.) yeni bilgilerin üretiminde kullanmaktır. Bunu da, Bilgi ve Belge Yönetimi alanı üstlenmiş ve sorumluluk olarak üzerine almıştır. Bahsedilen gelişmiş ülkelerde bunun karşılığının bulunulmaması dahi düşünülemez.

Bizde ise, birtakım gelişmeler olsa da, hâlâ işler bilgi odaklı olarak yürütülmemektedir. En başta belirtmek gerekirse, birçok kurumun/ alanın profesyonellerini yetiştiren üniversitelerimiz bundan payını almış durumda.  Chicago Üniversitesi Kurucu Rektörü William R. Harper diyor ki, ta 1903 yılında, “Kütüphane, üniversitenin kalbidir.”  Türkiye’de henüz böyle değildir durum, maalesef. Okullarımız bazında ele alırsak da, durumun iç karartıcı olduğunu görürüz. Okul kütüphanesi mekânsal olarak, herkesin eşit mesafede ulaşabileceği bir merkezde olması gerekirken, genellikle, kıyıya köşeye itelenmiş küçük bir oda biçimindedir.  

Öyle bilim insanları var ki, ikinci adresleri kütüphanelerdir. Bu kişilerin çoğu, aynı zamanda okuma alışkanlığına sahip bireyler olarak, kendi alanıyla ilgili okumalarının dışında da, okumalar yaptıkları için öğrencilerine bu anlamda örnek ve destek olabileceklerdir.

Öğrencilerin eğitimcilere emanet edilmiş tertemiz sayfalar olduğunu düşünerek şunu önemle ifade etmeliyiz; bu sayfaları yalnızca kendi ideolojilerimizin ürünü olan eserlerle donatmak şeklinde değil, çok farklı kulvarlardan kitaplar önererek, çocuğun okuma alışkanlığını kazanması ve geliştirmesi konusunda değerli bir katkıda bulunmuş olur. Bu kazanımın elde edilmesinde katkısı olursa, zaten büyük bir iş başarmış olacaktır. Çünkü kitap ayrımını kişi zamanla kendisi zaten yapacaktır. Eğitim-öğretim işi genelde de, balık tutmayı öğretme işi değil midir? Eğitimcinin temel görevi de bu değil midir? Okuma alışkanlığının kazanımı ve öğretmenler bağlamında, örnek olmanın da önemini vurgulamak gerekiyor tabii ki… Eğer ki öğrenci, herhangi bir zaman diliminde öğretmenini kitap, dergi ve/ya gazete ile meşgul olurken görmüyorsa, bu eğitimcinin tabii ki, bu anlamda öğrenci üzerinde etkisi olmayacaktır. Ayrıca öğretmen, okuyarak öğrencilerine rol model olmanın yanı sıra, onları, hiç olmazsa yılda ya da yarıyılda bir kere en yakın kütüphanelere götürmelidir. Oralarda ders işlemek, okuma saatleri düzenlemek gibi faaliyetlerde bulunmak okuma alışkanlığı kazanımının ötesinde, kütüphane kullanma alışkanlığının kazanılması bağlamında da, son derce yararlı olacaktır. Birçok konuda yapagelindiği gibi, bu konuda da, sorumluk alıp elini taşın altına koymak yerine, vebâli, eğitim sisteminin dolayısıyla devletin sırtına yüklemek, en hafif ifadesiyle, kolaycılık olacaktır.

  • Genel manada sanattan bahsedersek, ince zevkin ürünü sanat eserleri de piyasa malzemesi olmuş durumda. Örneğin, müzik alanında bu durum kendisini açık biçimde göstermektedir. Günümüzde şarkı adı altında sunulan şeyler mevsimlik tüketim ürünü hâline geldi. Kitapların da aynı kadere kurban gitmemesi için neler yapmalıyız?

Erol Yılmaz: Bu hususta ben dergileri çok önemsiyorum. Cemil Meriç’in ifadesiyle, “hür tefekkürün kalesi” olan dergiler, kitap konusunu işleyerek ve nitelikli düzeyde kitap tanıtımları yaparak, çok büyük bir katkı sağlamış olacaklardır, kitap okuma alışkanlığı noktasında.  Yazarlar, yayıncılar, eğitimciler, kütüphaneciler bunun için savaş vermek zorundalar. Türkiye’nin bütün kaliteli adamları birleşerek, bunun mücadelesini vermelidir. Ayrıca, daha önce bir yazımda da bahsettiğim gibi, “yaz geldi, haydi Türkiye okumaya!” gibi bir slogan, okuma alışkanlığına yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Çünkü okuma, bir tüm zamanlar eylemidir. Bunun önüne geçmek ve kaliteli içeriklere sahip kitapların okurla buluşması için, evvela yayıncıların her kitabı basmaması ve bu anlamda, yayın kararı öncesinde, bilinçli bir editörün eleğinden geçmesi gerektiğini düşünüyorum.

  • Kitap fuarlarının düzenlenmesiyle, okurlar yazar-şairlerle buluşma imkânı yakalanıyor. Fuarlara olan ilgi bir hayli de büyük. Bu tür çalışmalar konusunda neler söylersiniz?

Erol Yılmaz: Kitap fuarları, son yıllarda hangi kitapların çıktığını görme imkânı sağlıyor. Yazarlarla, kitaplarla, editörlerle, yayıncılarla okurları buluşturarak bir bütünlük oluşturması açısından fuarları önemsiyorum.

– “Eğitimli insan tanımına dâhil olmak, tahsili tamamlamaktan öte anlamlar taşıyor” diyerek, bu kişiyi,  “öğrenmeyi ve okumayı yaşam biçimi hâline getiren birey” olarak değerlendiriyorsunuz.  Peki, hakiki anlamda entelektüel insan olmak için bireyin neler yapması gerekiyor sizce?    

Erol Yılmaz: Her entelektüel adayının bir kütüphaneye üyeliği muhakkak olmalı. Eğer üniversite öğrencisiyseniz, mutlaka üniversitenizin kütüphanesine üye olmalısınız. Bölgenizdeki halk kütüphanesine üye olmak da bu cümledendir. Diğer bir yapılacak iş, çok ama gerçekten çok okumaktır. Bardak dolmadan boşalmaz çünkü. Tür ayrımına girmeden dolmak için çok okunmalıdır. Şiir, öykü, roman, deneme vs. ayırt etmeksizin okunmalıdır. Konferans, panel vs. ortamlarda fikriyatın ve edebiyatın izi sürülmelidir. Her ne kadar, genelde karşı olsam da, televizyon denen aygıtın yararlı bir şekilde kullanımı öğrenilmeli ve her halükarda onunla seviyeli bir ilişki biçimi geliştirilmelidir. Örnek vermek gerekirse, TRT’nin düşünce, edebiyat ve sanat odaklı yayınları ile başka kanallardaki “Her Kişi Niyetine”, “Bibliyofil” ve benzer programlar takip edilebilir. Entelektüel adayına son önerim, mümkün olduğu kadar teknolojinin tüm ürünlerini fazla ve amacı dışında kullanmaktan uzak durulması yönünde olacaktır.
Hampher. (2004). İslam’ı Nasıl Yok Edelim?: Bir İngiliz Ajanının Hatırları, (Çev.) Nevzat Göktaş, İstanbul: Nehir Yayınları.

Yazar Hakkında

Şeyda KAHVECİ

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com