EDEBİYAT Öykü

KARA DEFTER – 2

15095699_1428267477191174_1699049434265557977_n

DEVAMI…

Defteri gözümün önüne getirdiğim de biliyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Anımsıyordum böyle bir eşyayı sanki. Üzerinde fazla durmadan Fuad’a:

-Fuad sana da bir üşüme geldi mi?

-Geldi abi geldi. Hayırdır inşallah.

– Jeneratör devreye girmeyecek belli, fakat bu da neyin nesi ki? Ölüleri yerleştirdikleri oda kaçıncı kattaydı Fuad?

-Yalnızca bir katta değil abi. 4. 5. ve 6. katlarda.

-Desene be Fuad sağımız, solumuz, altımız, üstümüz hep ölü. Şu üstten geliyor sanki soğuk.

Telefonu sabitleştirdiğim yerden alıp köşede aralık gördüğüm yere doğru tuttum.

-Fuad bir baksana soğuk oradan mı geliyor?

Fuad cevap vermeden hemen doğrulup ayağa kalktı.

– Burası abi. Kapatmak gerek fena üfürüyor.

Bir şey bulmalıydı. Asansörde, üstelik karanlıkta olduğumu unutup sağıma soluma bakındım. Hay Allah! El fenerini asansörün içinde dolaştırdım gözüme çarpan herhangi bir şey olmadı.

-Dur abi dur. Kağıt var bende. Artık olduğu kadar, dedi.

-Eee devam et Fuad?

-Bekledim, bekledim, bekledim. Kaç sene öyle bekledim, sayamadım. Kaç sene şuursuzca dolaştım, sayamadım. Birkaç gece eve gelmedim. Arkadaşlar ile 1 hafta öncesinden sözleşmiştik. Dağa, kampa çıkacaktık. 1 hafta içinde bütün her şeyi hazırladık, 4 kişiydik. Çadır, yiyecek- içecek, elbise, lüks lambası, en önemlisi de kitaplarımız. Her şey tamamdı. Kaç gün  kalacağımıza dair herhangi bir plan yapmadık. Ama yanımıza bize 1 hafta yetecek kadar malzeme almıştık. 15 ağustos günü 4 kişi düştük yollara. İzmit’e 30-35 kilometre mesafede yer alan Molla Yakup Çayırı Kamp Alanında yüksekçe bir yere tüneyecektik.  İçimizden birisi daha önce burada kamp yapmış. Neresinin manzarası iyidir, neresi elverişlidir çoğu şeyi biliyor. Şuan için rehberimiz o. Neyse, varıyoruz kamp yerine yüksekçe bir yere çıkartıyor bizi. Dağ, taş ayağımızın altında adeta. Hemen koyulup iki çadır kuruyoruz, ateşi yakıyoruz. Hava güzel ama bir kampın olmazsa olmazı ateştir. Manzaraya karşı bir taşın üstüne oturup daha önceden birbirimize anlatmadığımız olayları, aşık olup da söyleyemediğimiz kızları, çektiğimiz acıları ilk kez orada bulunanlara anlatıyoruz. Herkesin birbirine güveni var ve kim konuşursa konuşsun diğerleri onun bunları ilk kez anlattığını gözlerinden anlıyor. Yiyoruz, içiyoruz, okuyup beğendiğimiz yerleri birbirimize anlatıyoruz. Ruhumuz adeta paklanıyor, bedenimiz yavaş yavaş kendisini buluyor. Derken 17 Ağustos’un gecesinde hepimiz birden bir sarsıntıyla uyanıyoruz. Saate bakıyorum üçü biraz geçiyor. Dördümüz de ne olduğuna anlam veremeden birbirimizin suratına bakıyoruz, çıkarımlarda bulunmaya çalışıyoruz. Saat dördü geçerken birimize ‘’İyi misin? Neredesin?’’ diye bir mesaj geliyor. Deprem olduğuna dair bir fikrimiz yok ve olan biteni öğrenmeye çalışıyoruz. Haber almaya çalışıyoruz fakat deprem nedeniyle olacak, hat bir geliyor bir gidiyor. Dolayısıyla mesajlar da geç gidiyor, geliyor. Dördümüz o kıç kadar telefonun başına toplanıp noktasından virgülüne kadar gelen mesajları okuyoruz, okuduğumuz anda da birbirimize sarılıyoruz. Ağlıyoruz, hıçkırıklara boğuluyoruz. Bir taraftan ağlıyoruz diğer taraftan ateşi söndürüp, çadırları, eşyalarımızı toplamaya çalışıyoruz. Ormanda kaybolma olasılığımızı dikkate almayarak yola düşüyoruz. Dört kişi dördü de ardında gözyaşlarını bırakarak ilerliyor. 30-35 kilometreyi nasıl gideriz? Daha öncesinde, biz bu ormandan nasıl çıkarız? Koşuyoruz, yalnızca koşuyoruz. Bazen rehber bellediğimiz arkadaşın yanına dizilip dördümüz ağlayarak, birbirimize bakarak,bazen de herkes tek sıra bir biçimde arka arkaya sıralanıyoruz. Müsaade ediyoruz birbirimize, herkes acısını yaşasın, gönlünce ağlasın diye. Bir hayli çabadan sonra nihayet anayola ulaşıp otostop çekiyoruz. Bir Douche duruyor, iki kişi öne iki kişi kasaya. Bindikten sonra ağlamamız kesilmiyor zira belirsizlik ve aklımızdaki senaryoların ardı arkası da kesilmemiş henüz. Öne binen iki kişi, ikimizde ağlıyoruz. Şoföre belli etmemeye çalışıyorum ama tutamıyorum kendimi. Hiçbir şey demiyor, bir şey sormuyor zira göz ucuyla baktığımda fark ediyorum ki o da ağlıyor. Bu vaziyette ilerledikten sonra varıyoruz İzmit’e. Allah razı olsun kamyonetçi abi mahalleye kadar da götürüyor bizi. Tam inecekken kan çanağı gözleri, gözyaşlarının taarruzuna maruz kalmış yüzü ile belli belirsiz bir “Allah sabır versin” diyor. Elimiz, ayağımız tutmuyor, ağzımdan bir amin çıkıyor, havaya karışıyor. Ortalık feryatlarla inliyor, figanlarla daha da yükseklere çıkıyor. Dördümüz de dağılıyoruz herkes binasına koşuyor. Binalar, o betondan soğuk yapılar bir anda bizim oluyor. İçlerinde analarımız, babalarımız, karındaşlarımız var. İçlerinde biz varız. Binalarımız kağıt gibi kıvrılmış, ezilmiş, büzülmüş. Hepsi birbirine karışmış. O hengamede önce seçemiyorum ardından binamızı altındaki bakkalın tentesinden farkediyorum. Önüne vardığımda ise karşılaştığım yalnızca beton yığını oluyor. Bir karton gibi olduğu yere çökmüş.

Fuad ağlamaya başladı, ben ise ağlamaya zaten dünden razı olarak koyverdim kendimi. Yarım saattir tuttuğum gözyaşların ağırlığına daha fazla dayanamadım. Asansörde iki yetim karşılıklı ağlıyordu. Devam ediyor Fuad:

-Abi o görüntü… Abi o görüntüyü hala silemedim hafızamdan. Rabbim bu nasıl acıdır? Ama alemlerin rabbi umudu da eksik etmiyor be abi. Bir umut dalıyorum betonların arasına. İnsanlar hem haykırarak ağlıyor hem de cesetleri topluyor. Katılıyorum onlara. Kaç saat öyle uğraşıyorum bilinmez. En son ulaştığım cesedin yüzüne korkuyla bakıyor, araba farı aydınlatan yüzünün tozlarını özenle temizliyorum. Sesim, sesimi yitirmişim. Kaybolmuş, çıkmıyor. Haykırmak, haykırmak istiyorum. Boğazım düğümleniyor. Ağlamak istiyorum sanki gözyaşlarım kurumuş. Babam! Ulan insanın babası ölür mü? İnsan babasının cansız vücudundaki toprağı temizler mi? “Kalk babam, daha anlatacakların var. Onca zaman bekledim kalk, haydi doğrul.” Beyhude çaba. Hakk’a yürümüş. O koca heybetiyle kucağımda yatıyor şimdi. Ardından annemi eteğinden tanıyorum, açmaya korkuyorum eşarbını. Biliyorum annem. Allah’ım annem olmasın, lütfen. Ama annem. Annem, eşarbını yan bağlamamış ölürken eşarbı yan kaymış. Ardından abimi buluyorum. Siyah saçlarını avcumun içiyle yokluyorum, filinta gibi adam hareketsiz yatıyor. Kalbim, yüreğim, gönlüm kaldırmıyor bu kadar acıyı. Bayılmışım. Beni de öldü zannetmişler. Kendime geldiğimde bir ambulansın koltuğunda, serum başında buldum kendimi.

Asansörün havası ağırlaşmış, içerisi gerçek anlamda buz gibi olmuştu. Her taraftan soğuk bastırıyordu. Kapısından içeri ne için adım attım, şimdi nelere şahitlik ediyorum. Babam morgda beni bekliyor, ben onun başucunda değil de asansörde gözyaşı döküyorum. Bir süre sustuk, gözyaşlarımızla gönlümüzün derinliklerine doğru bir yol açtık.

-O günden sonra öyle bir hale düştüm ki abi… Bir süre yine İzmit’te yaşadım ama ne yaşamak görsen. Afalladım, hayata karışamadım. Hayatın sırtıma yüklediği bohçası belimi büktü. Sığınabileceğim, bekleyebileceğim tek kapı Allah’ındı. Öyle de yaptım. Ama yalana ne hacet yüreğime çok ağır geldi bu yük. Kaldıramadım. Bir akşam geçtim aynanın karşısına sabaha kadar ağladım, sabah takım elbisemi giydim üç tane çiçek alıp düştüm mezarlık yoluna. Asri mezarlığa vardım. Üçü dizilmiş karşımda sanki beni bekliyor. Okudum, okudum, okudum. Veda ettim.

Boğazım öyle düğümlenmişti ki ne İskender’in kılıcı ne deFatih’in kararlılığı kesip atabilirdi. Takatimiz kalmamış, soğuk uyuşturmaya başlamış, dişlerimiz birbirine çarparak bir serenomi oluşturuyordu. Gözyaşlarımız bir süre daha devam etti.

-Allah sabır versin kardeşim, diyebildim sadece.

Öylece kaç dakika daha durduk bilmiyorum telefonun ince bir ötüşüyle kendime geldim. Zar zor uzanıp ekrana baktığımda saat sabah 5’e geliyordu. Telefonun ötmesinin sebebi ise %5 kalan şarjın uyarısıydı.

-Fuad babanın adı neydi?

-Vedat.

Heyecanla;

-Soyadınız, Kayser mi? Dedim. Titreyen çenesinden dolayı kekeleyerek:

-Evet abi de, sen nereden bildin?

-Kardeşim be hani babamın bir defteri var demiştin ya kara, kartal başı var imiş üzerinde…

-Evv-eettt

-Sen bu defterden bahsettiğinde anımsamıştım fakat nerede gördüğümü ve nereden hatırladığımı çıkaramamıştım. Bizim kitapçı dükkanında o defter. Tam hatırlayamıyorum fakat geçenlerde bir ahbap getirmişti. “Abi bu depremden kalma, içindekileri okudum fena şeyler de yok bir bak istersen.” deyip dükkana bırakmıştı. İçindekilere sadece bir göz atmış, okumamıştım. Ama defterin ilk sayfasında babanın adı ve soyadı yazıyordu. Hem merak etme, Fuad ismi de bol bol geçiyor.  Haydi oğlum az daha dayan çıkalım buradan beraber okuruz her bir sayfayı. Bu kadar zaman bekledin, haydi azcık daha bekle.

Fuad’ın ağzından belli belirsiz bir:

-Abi doğruyu söyle.

-Doğru söylüyorum aslanım. Ha gayret et, mesainin başlamasına az kaldı. Bulurlar bizi.

Ne dediysem, takatimin yettiği kadarınca ne yaptıysam olmadı. Fuad usulca kapattı gözlerini. Bekleyişi tamamına ermişti. Nasıl ağladığımı, Fuad’ın cansız bedenine nasıl sarıldığımı bilmiyorum. Gözlerimin yavaşça kapandığını, Fuad’ın avucumun içinden kaydığını hissedebiliyordum sadece. Son bir ikaz daha geldi telefondan ve ışığı söndü. Artık zifiri karanlıktı. Göz kapaklarım ağırlaşmış, vücudum bir hayli uyuşmuştu. Gözlerimin yavaşça kapandığını ve zifiri karanlığa karanlık kattığını anımsayabildim. Sonrası…

***

Ahmet de Fuad’ın ardından, babasının cesedi başında ağlamak için geldiği yerde usulca intikal etti ahirete. Ses sustu, ışıklar söndü, perde kapandı, ömür tükendi.

8 katlı bir morg, onun asansörü, Ahmet ve Fuad…

İşin aslı sonradan ortaya çıktı. Ahmet’in akrabası olan güvenlik görevlisi, karısıyla tartıştıktan sonra bir meyhanede soluğu almış, içmiş. Güvenlik kulübesine girince de yanan ısıtıcının ısttığı odada mayışarak sızmış. Ne olandan haberi var ne bitenden. Sabah diğer görevlilerin asansörde ikisinin cansız bedeniyle karşılaşması neticesinde öğreniyor her şeyi.

İhmalin büyük tarafı ise jeneratörün çalışmıyor oluşu. Görevliler firmaya 2 ay önceden haber verdikleri halde kimse oralı olmamış. Üstelik elektrik şirketinin büyük çaplı elektrik kesintisini bir gün önceden bildirmesine rağmen hiç bir şey yapılmamış. Hatta ve hatta 4. 5. ve 6. katların koridorlarında bulunan ve havayı ısıtarak dengeleyen klimalar da devre dışı kalmış.

***

Gazeteler tam boy haber yapıyor, tüm ajanslardan bildiriliyor. İnsanlar hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyor. Fakat kimse o gece iki kişinin neler yaşadığını bilmiyor. Kimse o defterin ehemmiyetini anlayamıyor. Fakat kimse beklemek ne demek, idrak edemiyor.

| Mustafa Beytullahoğlu

Yazar Hakkında

İmsak Dergisi

İmsak Dergisi

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com