EDEBİYAT Öykü

KARA DEFTER

15095699_1428267477191174_1699049434265557977_n

Asansörün geniş, gümüş renkli metalik kapısı ağır ağır kapanırken kapının öbür tarafından birinin hızlı adımlarla yaklaştığını fark ettim. Elim >< işaretinin üzerinde usulca gezinirken bir refleks ile <> tuş sınırları içinde karar kıldı. Ağır ağır kapanmakta olan asansör kapısı yine aynı ağır hareketle açılmaya başladı. Zarif bir baş hareketiyle teşekkür edip yanımda yerini aldı. Uzun boylu, uzun boyunlu çok hafif yeşile çalan hastalıklı yüzü, yuvalarından fırlamak için talimat bekleyen iki ela göz… Dikkatli bakınca farkedilebilen kemerli burun… Ardında belki barındırdığı onlarca hikaye… Yanımda bir insan hedefine en kısa yoldan ulaşmak amacıyla asansörü tercih ederken bende ona eşlik ediyordum.

Asansör kemerli burna sahip iki insan için yeterince büyük, teknoloji iki insanın diyalog kurmasını isteyecek kadar ise yavaş değildi. Asansörün kaygılı atmosferini solurken suskunluğu bozmam gerekiyormuş gibi  bir his peydah olmuştu. İşte ikinci kat, üçüncü kat. Çok az kaldı eğer biraz daha sabredersem belki de bir daha hiç görmeyeceğim. Dördüncü kat. Gözüm solumda kalan dijital ekranda akan rakamlarda sağ elimin işaret parmağı ise keten pantolonumun üstünde ritim tutuyorum. Dört rakamı beşe intikal edecekken baş parmağım keten pantolonuma konamadı zira ışıklar kapanmış, dijital ekran kaybolmuş, ritm susmuştu.

İlk yaptığım şey ona bakmak oldu. Ela gözlerini göremiyordum fakat nefes alış-verişini duyabiliyordum. Hayatımda teknolojinin nimetlerinden etraflıca yararlanamadığım için hayıflanırdım fakat bu sefer öyle olmadı. Hemen çok akıllı cep telefonumu çıkartarak el fenerini açtım:

-İyi misin?

Hayatımızın hiç de olağan olmayan akışı içinde kalıplaşmış bu soru öbeği böyle durumlarda gerçekten işe yarıyor. İçinde bulunduğun vaziyete olan idrak seviyeni arttırıyor. İyiyim diyerek geçiştiremiyorsun, değilsin üstelik korkuyorsun da. Peki bu soruyu yönelten korkmuyor mu gerçekten. Korkuyor, ürperiyor ve seninde aynı halet-i ruhiye içinde olmanı istiyor.

-İyiyim, dedi ciddi bir vaziyette sorulan bu soruya aynı ciddiyetle. Hayır ne sen ne de ben iyi durumdayız. Neden 8 katlı inşa edildiğine bir türlü anlam veremediğim bir morgun asansöründeyiz?

Binalar insanlardan gittikçe uzaklaştı, yükseldikçe özgürleştiği zannı içinde kıvrandı. Müslümanlar Allah’a yakınlaşmak amacıyla müteahhit oldu! Namahrem kavramı vücud buldu ve kimse sizden izinsiz akıllı evlerinize adım atmayı bırakın göz bile atamadı. Ölülerin sayısı her geçen gün arttı ve teknoloji ile paralel olarak ortalama ömür kısaldı. İnsanın insan ile olan savaşı farklı bir boyut kazandı. Makineleşme önüne ne geldiyse katarak yoluna devam etti. İnsan, insan makineleşti.

-Jeneratör devreye girer herhalde şimdi, diyerek düşüncelerimden uyandırdı.

-Bilmiyorum fakat umarım girer.

Sessizlik. Öylece kaç dakika, saat orada kaldık bilmiyorum. Sonra neden, telefonum geldi aklıma. Çıkartıp saate baktım. 23.03. İnsanlar ile iletişim kurmamı sağlayan ve gittikçe yükselen üç dişten yalnızca bir tanesi buna müsaade ediyordu. Baz istasyonlarının insanların kurtarıcısı değil de felaketini hazırladığını farkettiğimde artık çok geçti.

Kimi arayabilirim acaba diyerek isimleri aklımdan geçirdiğim vakit gerçeğin soğuk tarafını suratımda hissettim. Hiç kimse. Telefonun soğuk ekranında rehberi bir kez aşağı doğru kaydırdım. Her bir ismin zihnimdeki çağrışımına kulak verdim. Sonuç değişmedi, hiç kimse. Bu gibi durumlarda insan kimi arayabileceğini pek düşünmez oysaki. En iyisi devlete sığınmak olabilirdi. Sakince 155’i tuşladım, kulağıma götürdüm. Telefonun hoparlörlerinden yükselen dııttt sesi kulağımda yankılandı, anlaşılan çekmiyordu. Usulca yere bıraktım telefonu, ikinci kez arama, başkasına ulaşma ihtiyacı dahi hissetmeden.

Ben tüm bunları gerçekleştirirken onun sakin bir edayla beni süzdüğünü biliyordum. Hiçbir şey demeden, sessizce.

-Senin telefonun yok mu arkadaş?

-Yok, kullanmıyorum, diye cevap verdi.

Ne ilginç herif ya hu! Bu devir de telefon kullanmamakta ne demek. En yakın arkadaşın, eşin, dostun, ailen yok mu? İşin, aşın peki? Karşılıklı oturmuştuk artık ve merak uyandırmıştı bende. Sohbet etmek bizi dinç tutardı muhtemelen. Telefonun el fenerini açarak ikimizin de yüzüne yansıyabileceği bir yere sabitleştirdim. Şimdi ela gözlerini daha rahat görebiliyordum.

-Adın ne, ne iş yaparsın, nereden gelir, nereye gidersin?

-Fuad. ‘’t’’ ile değil ‘’d’’ ile. Nüfus memuru yanlış yazmış, oysa babam da görmüş ‘’d’’ ile yazdığını fakat müdahale etmemiş. Belki de bu hayatta babamın benim adıma verdiği en doğru karar budur. Nedenini bir çok sefer kendime sorsam da cevap alamadım fakat, böyle olması benim de çok hoşuma gidiyor. Avukatım. Almış olduğum davada kafama takılan birkaç soru vardı onlara cevap bulabilmek mahiyetiyle burdayım. Adam  evinde ölü bulunmuş, intihar diyerek davayı kapatmaya çalışıyorlar. Fakat vücudundaki kurşun izine bakarsak bu pek de olası gözükmüyor. Tekrar inceleyeceğim. Senin adın nedir abi? Ne ararsın buralarda?

– Bir garip Ahmet’im ben de. Babamın deyimiyle Amet. Kitapçı dükkanım var çarşıda. Küçük, ufak bir dükkan. Eski kitaplar, yeni kitaplar, kıyıda köşede kalmış kimsenin yüzüne dahi bakmadığı kitaplar, defterler… Öylece uğraşıyor karnımızı doyurmaya çalışıyoruz. Buna da şükür. Babamı kaybettik dün.

Bu sözcüklerin ağzımdan dökülüp intizamlı bir cümle meydana getirmesi direncimi kırdı. Gözlerimden iki damla yaşın yer çekimine yenik düşüp gönlüme doğru aktığını hissetmeye başlamıştım. Kendimi sıktım, tutmaya çalıştım. İki damla daha;

-Babamı kaybettik dün. Girişteki güvenlik görevlisini gördün mü bilmiyorum, uzaktan bir akrabamızdır bizim. Rica ettim, abi dedim görmem elzemdir. Allah razı olsun gecenin bu vakti müsaade etti. Baş ucunda bir kez de gece ağlayayım dedim. Nasip değilmiş herhal.

-Başın sağolsun abi. Hey kurban olduğum rabbim iki yetimi buluşturduğu mekana baksana be.

-Senin de başın sağolsun kardeşim. Tevafuk.

-Yetim kelimesi bugüne kadar hep ciğerimi dağladı. Belki babamı, annemi hatta abimi aynı anda kaybettiğimden, bilmiyorum. Ama yetimlik zordur abi. Kelimeler boğazında düğümlenir, kafanı kaldırıp bakamazsın hayata. Ürkersin atacağın adımdan, ardında ‘’haydi’’ diyeninin olmamasından.

Başımı salladım. Ne diyebilirdim? Ne demeliydim? Hayatta kendimi en cahil hissettiğim durumun tam ortasındaydım. Artık ben de bir yetimdim. İnsan bu yaşında yetim kalır mı Allahım?

-Annemi de babamı da 99 depreminde kaybettim. O vakitlerde 21 yaşında delikanlıyım. Yürüyorum, koşuyorum, öğreniyorum, unutuyorum, seviyorum. Hayatın bütün cilvelerine ‘’tamam’’ diyorum. Hep yüzeyde kalıyor, yüzeyde yaşıyorum. Az biraz bilgi ve malumat-furuşluk. Bir de abim var. Ama ne abi bir görsen. Hani derler ya ilk çocukta acemilik hasıl olur. Bizde tam aksine, abim filinta gibi. Kumral, uzun boylu, siyah saçlarına nasıl şekil vereceğine karar vermiş bir delikanlı. Gözleri, aslan gözü gibi. Öyle güzel ki baktığı vakit ne yapacağını şaşırıyorsun. Allahım vermiş de vermiş. Hamuru kaliteli, karakteri oturmuş. Başarılı, en iyi üniversitelerden birinde okuyor. Kısacası parmakla gösteriliyor. Silik bir tipin böyle bir abisinin olması ne demek biliyor musun abi? Ölüm gibi bir şey. Yaşamaktan soğutuyor adamı. Önünde hep bir prototip var ve senden yalnızca ona erişmeni istiyorlar. Seni olduğu gibi kabul edemiyorlar. Akrabalarından, annenden, babandan herkesten ‘’Bak abin..’’ ile başlayan cümleler duymaktan artık kulakların kanıyor. Silik bir tip olmaktan öteye geçip üstünü karalamaya başlıyorsun, sen karaladıkça yazılı olduğun defter inatla yırtılmıyor. Yalnızca arkasında kocaman bir iz bırakıyor. Kaç sene boşlukta gidip geldim. Sallandım, her sallanışımda da işte şimdi yıkıldım dedim. Yıkılamadım. Hep bir yerlerden tuttu hayat ve özellikle babam. Ne vakit bu durumlardan dolayı sıkılsam ve git-gel yaşasam babamın gözlerini buldum karşımda. Hiç konuşmaz yalnızca gözlerini gözlerime dikerdi. Şu hayatta beni  gerçekten bir tek babamın anladığını düşünürdüm her seferinde. Konuşmazdık ama anlaşırdık. Babam, çok ilginç bir adamdı. Ne tarafa koyacağımı veyahut nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Sessiz, vakur bir adam. Kimi vakit neşeli bulurduk onu, kimi vakitlerde ise suratı asık. Üstelik bu geçişleri anlıktı. Hiç anlayamıyorduk. Hissediyordum, bu adamın anlatmadığı bir şeyler var. Ben merak edip, öğrenmek için can attıkça sanki o bunu biliyormuş gibi daha da içine kapanıyor, susuyordu. Bekledim, çok bekledim. Bir gün karşısına oturtup anlatacak olan biten her şeyi diyerek sabrettim. Olmadı. Kara kapaklı, üzerinde kartal başı bulunan bir defteri vardı, bazı günler oturur bir şeyler yazardı. Bir hayli yazardı 1 saat 2 saat 3 saat. Evde, arabada, her yerde çok aradım o defteri, kararlıydım bulup okuyacaktım. Bulamadım. Ne nereye sakladığını öğrenebildim, görebildim ne de neler yazdığını.

| Mustafa Beytullahoğlu

devamı…

Yazar Hakkında

İmsak Dergisi

İmsak Dergisi

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com