EDEBİYAT Öykü

KARA ŞÜPHE

7176_36

Günün pek de aydın olmadığı bir vakitte karşılıyorum sabahı. Gözlerimde hâlâ uyku kırıntıları var ama uyumak istemiyorum. Aylardır yapmak istediğim ama her seferinde kalemi elime aldığımda şiddetli bir korku ile geri bıraktığım bu işi yapmalıyım. Yazmalıyım. Uzun zamandır peşimde olan bu şeyi yazmalıyım. Şizofreniye bağlayacağım yoksa. Birine anlatmalıyım bunları. Belki şu anda da beni izliyor.

Hafif acı olan bir kahve yapıyorum kendime. Yanında da dünden kalma kızarmış ekmeğe -sanki yıllardır ordaymış gibi bana bakıyor- sürülmüş reçeli yemek için çaba sarf ediyorum. Güneş henüz merhaba demedi sokakta evsiz yatana. Dışarı çıkmaya zamanım var daha.  Gün aydınlığını göstermeden peşime takılmıyor bu meymenetsiz şey.

Yakalamam lazım fakat yakaladığımda neyin hesabını soracağım ben buna? Ya bu şey de şizofreni ise? Ama benim gibi etliye sütlüye karışmayan bir adama da niye kafa takar ki? Bunları gerçekten sakin bir ruh-i hal ile sormam lazım. Yoksa ben delireceğim.

Kahvemin son yudumunu almak için pencereye yaklaşıyorum. Bu âdetimdir. Güneş de yavaş yavaş kendini göstermeye çalışıyor. Bulutlar da çok azimli bugün. Gün ışığını bizden kıskanırcasına kapatıyor. Aradan gelen ışıkla da biz yetiniyoruz.  Annemin ördüğü ince yeleği alıp çıkıyorum evden. Kimse yok etrafta. Az ileride çantaları kendilerinden ağır, uykuya bir anne hasreti kadar özlem duyan iki minik, el ele tutuşmuş okula gidiyor henüz sabahın var olmadığı bir zamanda. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor kendine: “Ne işi var bunların bu saatte burada?”

Sokak boyu ilerlerken biraz daha kalabalıklaşıyor etraf. Fakat bugün bir terslik var. Peşimde kimse yok. Acaba bıraktı mı artık beni? Hiçbir şey yapmadan öylece çekip gitti mi yani? Ya da ortalığın aydınlanmasını bekliyor. Hemen de koyuvermemek lazım. Yakında bir yerde izliyordur belki.

Sakinleşip yoluma devam ediyorum. Olur da beni görürse benim de onu takip ettiğimi anlamamalı. Sık sık arkamı, sağımı ve solumu kolaçan ediyorum ama yok.

Saat ilerledikçe sokakta dolmaya başlıyor. İşe gidenler, okula gidenler, hiçbir yere gitmeyenler… Hafif bir rüzgâr da eşlik ediyor. İğde ağaçlarından getirdiği o mis kokular beni benden geçiriyor. Ne kadar da hasret kalmışım bu kokuya. Tabiat bize mucizelerini sunuyor ama biz ona layık olamıyoruz. Uzun zamandır böyle bir havada dışarda olduğumu hatırlamıyorum.

Aniden etraf kutuplardaki soğuktan daha beter soğuyor. Takip başlıyor. Arkamda olduğunu görüverdim.  Bir daha bakıyorum belki yanlış görmüşümdür diye ama hayır bu o. Güneş sırtımızı ısıtmaya başladığı vakit o da beni takip etmeye başlıyor. Gün ışığı zirveye çıktığında ise mola verip bir süre sonra yeniden takibe başlıyor. Ama bu sefer gecikti. Bu sefer daha farklı olacak çünkü ben de onu yakalamaya kararlıyım. Bu işe bir son vereceğim.

Her zaman kullandığım yoldan vazgeçiyorum. Ara sokaktan birine dalıyorum. Aklımda, biraz ilerledikten sonra sokağın tenhalaştığı yerde dönüp onu yakalama fikri var.  Kararlıyım, yapacağım.

Sokağın sonuna varmadan sola ayrılan bir çıkmaz sokak var orada işini bitirebilirim. Adımlarımı sıklaştırıyorum. Nefes alışverişlerim de sıklaşıyor. Ama o hiç ses çıkarmadan -her zamanki gibi- peşimden geliyor. E be adam çıkmaz sokak yazısını okumadın mı daha ne diye gelirsin? Kesin şizofreni bu.

Harabeye dönmüş, camları kırılmış ve sanki terk edilmenin verdiği üzüntüyü cam kırıklarını gözyaşı gibi damlatmış olan bir evin önünden gözyaşlarını çiğneyerek geçiyorum. Ama o da ne? Ayak sesleri de var şimdi. Daha önce hiç ses yapmamıştı. Bugün bu iş bitecek kesin. Ya ben onu ya da o beni…

Çıtırtılar yaklaşıyor. Kalbime sahip çıkamayacağım herhalde. Yerini terk edip “ne yaparsan yap ben gidiyorum” deyip gidecek gibi. Az daha sabır. Sabır!

Çıkmaza yaklaşıyorum. Vakit geldi galiba. Bu işe bir son vermenin zamanı geldi. Her şeyin hesabını sormanın zamanı işte bu an. Bu fırsatı kaçırırsam kendi kendimi yerim herhalde. Bir anda dönüp boğazından yakalayacağım. Boğazından yakalayacağım ki kaçamasın. Nefesini keseceğim.

Çıkmaza geldiğimde dönüp elimi boğazına atacak oldum ama o da ne? Hiç kimse yok. Elimde sadece hava var. Gözlerim aklımı inkâr ediyor. Aklımda fırtınalar kopuyor. Buraya kadar beraber geldik eminim. Nereye gitti o zaman? Kaçacak yer de yok ki. Ayak seslerini hâlâ duyabiliyorum ama. Nefesini de ensemde hissedebiliyorum. Aklıma mukayyet olamıyorum. Kelimeler anlamını yitiriyor, cisimler şeklini kaybediyor hafızamda. Hafıza? Hafıza onu da kaybettim herhalde. Sakinleşmeliyim. Bu kadar yaklaşmışken vazgeçemem.

Etrafımda dönüp ayak seslerini yakalamaya çalışıyorum. Ben nere gidersem o da geliyor. Sesi kulaklarımın içindeymiş gibi hissediyorum. Kulağıma mı kaçtı acaba? Yok daha neler. Burada bir yerde ama nerede? Gözüme kendi ayağımdan gelen parlamalar yansıyor. O cam parçaları da ne? Bir yerimi kesmeden toplayıp atsam iyi olacak. Bunlar o harabe evin gözyaşları olmalı. Ait oldukları yere teslim etmeliyim.

Cam parçalarını çıktıktan sonra ayak seslerini duyamıyorum artık. Benim ayak sesi diye duyduğum o çıtırtı cam parçalarından mı geliyormuş yani? Aklımı fikrimi her şeyimi kaybediyorum. Ayaklarım yerden kesiliyor.

Olduğum yerde ne kadar kaldım bilmiyorum fakat uzun bir süre olduğu kesin. Günün ilerlediğini fark edememişim. Güneş zirvesinden ayrılıp eteklerine çekilmeye başlamış. Ben de artık ayrılayım buradan. Ama hâlâ yakalayamadım onu. İlerlerken harap olmuş evin yanından geçip gözyaşlarını teslim ediyorum. Fakat bir terslik olmalı. Bu imkânsız. Bu olmamalı. Beni aylardır takip eden şey ya da benim öyle sandığım benim kendi gölgem mi?

Aylardır kendimi eve hapsetmemin sebebi kendim mi? Ben bunca zamandır kendi gölgemden korkmuşum ha? Anlatsam sen kafayı yemişsin derler. Doğru, kafayı yemişim bence de.

Kendi gölgesinden korkan, cam kırıklarından korkan benim. Evet, o benim.

Bana ne olmuş?

| Hasan Hakan BOYRAZ

Fotoğraf: Gökhan Özcan

Yazar Hakkında

İmsak Dergisi

İmsak Dergisi

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com