EDEBİYAT Öykü

KÜÇÜK EVREN

14102364_1327621967255726_7090957724424440465_n

Yorucu bir yaz gününün ardından kendini zorla eve atabildi. Açtı, susuzdu, sinirliydi. Çok çalıştığından yakındı. Her zamanki gibi yine sisteme kızdı. Kendi kendine bağırıp çağırdı. Annesinin o muhteşem yemeklerini yediğinde ancak sakinleşebildi. Pilav üstü kuru en sevdiği yemeklerden biriydi ve bugün de annesi onu yapmıştı.

Saat 7’ye geliyordu, akşam haberleri başlamak üzereydi. Dinlenme aracı olarak gördüğü, sorgusuz sualsiz her emrine uyan bir televizyonu vardı. Ona hâkimdi ve her istediğini yapabilirdi. Boş vakitlerini hep onunla geçirirdi, hem bilgisini de bu vesileyle geliştiriyordu. Beklediği vakit geldi. Hemen televizyonu açtı, uzattı bacaklarını, bir rahatlama gelmişti. Tutamadı kendini, derinden bir “Ohhh” çekti. Eli kumanda da, kanalları peşi sıra geçti. Beğendiği haber kanalında durdu, meraklıydı, ne de olsa gündem yoğundu. Savaş, kan, adaletsizlik, ikiyüzlülük almış başını gidiyordu. Mutlaka izlemeliydi ve öyle de yaptı. Televizyonun sesini açtı:

“Şimdi Haber Başlıklarına Geçelim.”

“Liderler birbirine ateş püskürttü”

“… yine kan gölüne döndü. Mülteci akını bekleniyor.”

“Trafik terörü can aldı.”

“…oyuncu …takımına çok yakın.”

“Hırsız pes dedirtti.”

Her haberde bir yorumu vardı. Kiminde kızdı, hatta sövdü, kiminde üzüldü, bulunduğu duruma veryansın etti, kiminde de çok sevindi, kahkahalar attı, öyle gülüyordu ki gülmekten gözünden yaşlar geldi. Gülmeye devam etti. Güldü, güldü, sonra nedense düşüncelere daldı, bir anlığına kendini düşündü: “Ne oluyor oğlum bana? Az önce kızıyordum, şimdi ise gülüyorum. Bu ne yaman bir çelişkidir?” Çok tuhafına gitti. Geçenlerde izlediği bir televizyon programı geldi aklına: “Bu büyük evrenin insanları, bilinçsizce içine sokuldukları simülasyon araçlarında zincirlere bağlanmış, kendi küçük evrenlerinde inşa ettikleri yapay mutlulukların anlık tepkilerinde yaşamaktadır.” O an değerli gördüğü bu adamın sözlerine çok hak vermişti. Hatta önemli gördüğü içinde not almıştı. Ama işte izleyip, geçiyordu. Kızdı kendine, söylendi durdu: “Hep böyleyim zaten! Bundan böyle kendini kaptırmak yok! Kıracağım o zincirleri!”

Zihni düşüncelerle doluydu, kanalları kızgın kızgın sırayla geçmeye başladı, gözüne bir belgesel takıldı. Dünyanın pek de umursamadığı bir kıtada, bir mülteci kampında yaşananlar anlatılıyordu. Savaş, terör ve kıtlık yüzünden kaçan binlerce insan komşu ülkeye sığınmıştı. Mülteciler, kampa yerleştikleri ilk günleri, yaşadıkları sıkıntıları, geçimlerini nasıl sağladıklarını ve daha nicelerini bir bir anlatıyorlardı. Kamera çocukları çekiyordu, çocuklar şen şakrak oynuyorlardı. Bir kız çocuğu geçti kameranın karşısına, insanlara, çocuklara sorular soruyordu. Hayallerini soruyordu. Sonra su kuyularından bahsetti, savaşları engellemekle görevli bir uluslararası camianın açtığı su kuyusunun yanına geldi. Yüzünü kameraya döndü ve seslendi: “Sizin ülkenizde çocuklar hiç sudan ölüyor mu? Bu sudan bazen zehir akıyor. İnsanlar ölüyor.”

Bu soru karşısında beyninden vurulmuşa döndü. Düşündü, durakladı, gözünden istemsizce bir yaş geldi. Düşündü, sordu, tekrar sordu, tekrar sordu, cevap bulamadı. Sildi göz yaşını. Boş gözlerle baktı ekrana. Düşündü: “Bu dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan herhangi bir büyük acı dünyanın geri kalanı için pek de önemli değil. Çünkü daha önemli işlerimiz var. Tıpkı benim durumum gibi.”

Öyle bir süre bekledi, sonra annesinin sesi geldi salona. Toparladı kendini, en sevdiği dizinin yeni bölümü başlayacaktı.

-Oğlum tatlılar hazır, saat geldi mi?

-Başlamak üzere anne, acele et!

| Abdullah Seyyah

Yazar Hakkında

İmsak Dergisi

İmsak Dergisi

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com