DÜŞÜNCE

Ne Yapmalı?

ab536f69ae77faeb92b95fbf4e65df88_big_r

Küçüklüğümden beri aynı cümleleri duyuyorum. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde…” diye başlayan ve sonu türlü olumsuzluklarla devam ettirilebilen cümleler… Büyüdükçe ve tarihle biraz haşir neşir oldukça anladım ki “şu günler” biz Anadolu’ya yerleştiğimizden beridir geçmemiş. Düşmanın her türlüsüyle karşılaşmışız. Karşılaşıyoruz. Biliyoruz ki küfür tek millet ve yine biliyoruz ki bizlere yani Anadolu’dan tutun da nerede bir Müslüman belde varsa, düşmanlarımız da küfür ehli. Bu noktada şuna itiraz edebilirsiniz: “Ama içimizde ki hainleri nereye koyacağız?” El-cevap: Demek ki hiçbir zaman içimizden birileri olmamış onlar. Başından beri karşı taraftalarmış. Vatan diye adlandırdığımız bu coğrafya İbn’i Haldun’dan ilhamla söylersek bizim kaderimiz. Yani bu kader hepimizin ortak kaderi. Ve bu vatan oldukça riskli bölgelerden oluşuyor. Yahya Kemal “Ölenler öldü, kalanlarla muzdarip kaldık/Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık/Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan/Ve göz kapaklarının arkasında eski Vatan/Bizim diyar olarak kaldı ta kıyamete dek.” diyor. Küçük bir hatırlatma; Yahya Kemal doğduğunda Balkanlar, Filistin, Irak, Suriye, Hicaz ve Yemen aynı vatanın topraklarıydı, öldüğünde ise elde avuçta sadece kadim toprak Anadolu vardı. Bu bilgi ışığında dörtlüğü tekrar okursak şairin o an ki hissiyatını biraz anlayabiliriz. Şunu da unutmamakta fayda var: Filistin’den çekilen son Osmanlı Birliği’nin komutanı Selahaddin Günay hatıratında yazar; Filistinli bir genç, bu birliğin ardından koşup şöyle bağırdı: “Bizleri kime bırakıp gidiyorsun Ey Türk?” Bu haykırış da hamasete dahil mi? ‘Yasımızı tutamamış bir milletiz’ sözü de Gündüz Aktan’a ait.

Yazımızın başında “birlik ve beraberlik” demiştik. Şimdilerde de en çok duyduğum kalıplardan biri bu. Mütedeyyin camiada daha çok kullanıldığını fark ettim. “Bir arada yaşama kültürü” de çok telaffuz edilenler arasında. ‘Bana kalırsa; bu, ayrılığı çağrıştıran hatta daha da derinleştiren bir ifadedir.’ Anahtar söylemlerden biri de “Türk ve Kürt kardeşlerimiz”. Dikkat ederseniz bunu söylerken bile araya bir bağlaç koyuluyor. İlginçtir en çok bölünenler İslam Birliği’ni savunanlardır. Herkes için aynı şeyi söylemem elbette ama samimi olmadığımız için birlik de olamıyoruz. Senin için dava olan şey bir başkası için “fırsat, sıçrama tahtası, imkan ” olabiliyor. Hal böyle olunca tutarsız oluyoruz. Söz gelimi helal gıdadan bahsediyoruz ama helallik bahsine/kul hakkına hiç değinmiyoruz. Birbirimizi anlamamak için ciddi çaba sarf ediyoruz. İsmet Özel “Yolumuz birbirimizi anlamaktan geçmiyorsa, hiçbir yere varamayacağız demektir” diyor. Diyorum. Evet, ülkemizin muhafazakarlaştığını söylüyorlar, doğrudur. Ama omurgasız bir muhafazakarlaşma görüyorum. Belki sorun bendedir, bilmiyorum. Aynı şeyi Osmanlıcılık/Osmanlıca tartışması içinde söyleyebilirim. Özellikle son birkaç yıldır Osmanlıcık furyası gerçekten aldı başını gidiyor. Ama ne tarafa doğru? Sosyal medya da illa ki karşılaşmışsınızdır. “Evlad-ı Osmanlı” “Osmanlı Torunu” vs. gibi hesaplar ya da başlıklar… Ama içi boş. Altı doldurulamadı. Boş bir Osmanlı tasavvuru dolaşıyor. Popüler kültürün malzemesi oldu adeta. Her şehirde karşılaştığım manzara aynı: “Osmanlı Cafe&Nargile”, “Osmanlı Kıraathanesi”, “Osmanlı Döner&Kebap Salonu”, “Tarihi Osmanlı Kokuları” vs. Altı yüz otuz iki senelik Osmanlı Devleti’ni bu hale düşürdük. Kusura bakmayın, devlet erkanı da dahil hepimiz sorumluyuz.

Unutmadan, OsmanlıSpor da var hem de süper ligde ve üst sıralarda. Osmanlı tarihine, geleneğine tasavvuruna sahip çıkmamız gerekirken maddi çıkarlarımıza alet ettik.

Tutarsızlık diyordum. Ne söylersek söyleyelim kimse üzerine alınmıyor. Ben, sen, o… Kimi veya hangi kurumu işaret ettiğin daha çok tartışılıyor. İbrahim Tenekeci şöyle yazmıştı: “İnanmış kimseler olarak, itiraf etmek gerekirse, ciddi bir inandırıcılık sorunuyla karşı karşıyayız. Örneğin Filistin konusunda neden yazmaktan ve konuşmaktan başka bir şey yapamıyoruz? El-cevap: Her birimizin içinde küçük bir ‘İsrail’ var da ondan.” (21 Kasım 2012-Yenişafak) Söylemek istediğim tam olarak buydu. Neden ve nasıl böyle olduk aslında hepimiz bu sorunun cevabını biliyoruz.

Balkan Savaşları ile ilgili ülkemizde ciddi birkaç kaynak var sadece. Onlardan biri de Herbert F. Baldwin’in “Trakya’da Bir Savaş Fotoğrafçısı” adlı kitabı. Kitapta çok dikkatimi çeken bir anı var: “Trakya’nın ortasında Osmanlı ordularının bozguna uğramasında katkısı olan etmenlerden biri, İstanbul’un yerli halkının genel kayıtsızlığıydı. Günden güne Bulgarların Çatalca’ya doğru ilerledikleri haberleri gelmeye başlamış, bununla birlikte kahvehane müşterilerinin sayısında bir azalma görülmemiş, sinemalar da hiç görülmediği kadar iş yapmaya başlamıştı. Bu tür eğlence yerlerinin girişlerinde, lobilerinde, kapılar açılıncaya dek sürekli olarak kalabalıkların olması, beni programlara göz atmaya yöneltti. Savaş filmleri gösterildiğini umuyordum, fakat tek bir savaş filmi bile yoktu. Kral Ferdinand’ın ordusuyla kapılarına dayanmış olduğu bir zamanda, kent halkı düzmece bir komedi ve sıradan duygusallığa odaklanmıştı. Edirne’nin yazgısı söz konusuyken, o halk kitlelerinde en ufak bir ilgi görememiştim.”

Bir örnek de günümüzden verelim; en çok “reyting” toplayan diziler: Kırgın Çiçekler, Güneşin Kızları, Aşk Yeniden, Aşkın Bedeli,  İnadına Aşk, Kiralık Aşk, İlişki Durumu Karışık vs. Şimdi sorumuzu soralım: O günden bu güne, değişen fazla bir şey olmuş mu? Yanı başımızda adı konulmamış bir Üçüncü Dünya Savaşı var, aynı zamanda terör ateşi tekrar evimizde ocağımızda. Ev geçindirme problemlerini, artan enflasyonu, dövizi anlatmaya bilmem gerek var mı? Ama sanki bütün sorunlarımızı halletmişiz gibi ekranlarda sahte, sürekli zengin-fakir teması işlenen aşk dizilerine kilitleniyoruz. Manevi değerlerimize hitap eden programlar bu “reyting” sıralamasında yoklar. Sanırım bunlara ihtiyacımız yok, bize daha çok aşk gerek(!). Bir de duble yollar.

Tenekeci’den ilhamla söylersek, Anadolu bu ümmetin son kalesi. Bizler birlik ve beraberlik kavramlarına gereken değeri vermiyoruz. Kimsenin kimseye itimadı kalmamış. “İtimat, itikattan önce gelir” diye bir cümle hatırlıyorum. Ciddi manada dertleşeceğimiz insanların sayısında bir azalma var. Dertlerimizi dahi emanet edemiyoruz, peki ama neden? Peygamber efendimiz: “Emaneti sana güvenen kimseye tesis et” diye buyurmuşlardır. Farkındaysanız bir anda işin rengi değişti. Hem iğneyi hem çuvaldızı kendimize batırmalıyız. Bu konuyla ilgili olarak şunu da ekleyebiliriz: İsmet Özel’e göre mekanımız piyasadır ve artık hiçbirimizin akrabası kalmamıştır. Cümle ağır. Şunu soralım o vakit; Paraya ihtiyacımız olunca akrabalarımıza, dostlarımıza mı koşuyoruz yoksa bankalara mı?

Artık bitsin.

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretletleri, “Ehl-i Sünnet İtikadı” isimli eserinde bir soru sorar ve cevabı yine kendisi verir. “Soru: Hangi ortaklar isteseler de taksim yapamazlar? El-cevap: Aynı çıkmaz sokağı kullanan komşular.” (Bedir Yayınları, 1988, Sayfa: 185)

Yazar Hakkında

Ahmet Burak BAYKUŞ

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com