EDEBİYAT Öykü

Oğlum Faik

faik

        Her şehri anlamlı kılan insanlar vardır. Antakya’yı gönlüme hoş kılan Ustam’ı ziyaret için yola koyuldum. Uzun Çarşı’nın dar, baharat kokan, rengarenk ipek şallarla bezenmiş sokaklarından adımlayarak geçtiğimde vakit, kafamda bin türlü şüphenin, yüreğimde nice derdin olduğu, gülüşlerini misafir olduğu evlerde unutan çocuğun eve dönüş vaktiydi.

     “ Selamünaleyküm ” diyerek girdiğim ahşap kapı asrı devirirken hesabımca, Ustam işine odaklanmış, zemini talaşla kaplı, ahşap kokulu “medresede” elindeki bıçkı ile yeni bir işe koyulmuştu gördüğüm kadarıyla ve her zamanki gibi babacan bir edayla “Ve Aleykümselam evlat” dedi. Eline vardım, memleket kokan elini öptüm. Sarıldık Kudüs’ü, Mekke’yi, İstanbul’u bağrımıza basarcasına..

         Oturduk tahta iskemlelere uzunca bakıştık, hasretimizin bam telleri olan Endülüs’e, Afrika’ya, Endonezya’ya  hasretle bakarcasına ..

         Ustam seslendi :

–         Oğlum Faik, 2 kahve kap gel. Nazım’a da de fincanlara dikkat etsin.

“Fincanlara dikkat etsin” ?  Kahvede neden fincan bu kadar ehemmiyetli olabilir diye düşünürken, bunu fark eden Ustam tebessüm etti ve dedi ki:

“ Hayat çizgisi, kişinin kimliği, toplumun istikameti ayrıntılarda gizlidir evlat. Endülüs’ü bilirsin değil mi? Endülüs dediğim kitaplarda yazanlardan fazlasıdır. Şu tarihte şurada kuruldu şu tarihte yıkıldı diyen yazan işgalci bilgilerden fazlasıdır. Tarih kitaplarda yazmaz, rakamlara ve mekanlara hapsedilemez.  Kahve fincanı ile hem tarihimize hem kimliğimize sahip çıkıyorum.”

    Faik elindeki tepside iki fincan kahve ile gelmişti. Faik 12-13 yaşlarında, çelimsiz denilebicek kadar zayıf, bu zayıflığın aksine bir o kadar da kuvvetli bir çocuktu. Ustam’ın yanında iş tutmak herkesin harcı değildir. Zor olmasına rağmen bir gün dahi şikayet ettiğini görmedim. Lakin gözleri hep hüzünlüydü, hasreti derdi öyle büyüktü ki nasıl hüzünlü olmasın ki. Faik, 4 kardeş, annesi ve yaşlı ninesi birlikte ile 3 yıl önce Suriye’deki savaştan kaçıp gelmişlerdi. Halep’in bir kasabasında yaşıyorlarmış. Babası bir akşam rejim askerlerince apar topar götürülmüş bir daha haber alamamışlardı. 12-13 yaşlarında olmasına rağmen evin geçim yükü bu yiğide düşmüştü. Faik doktor olmak istiyordu; hem ailesinin hem de Ümmetin yaralarına derman bulmak istiyordu.

     Kahvelerimizi ve sularımızı almıştık.Ben ise fincanlara bakıyordum. Tarihimiz,kimliğimiz ve kahve fincanı arasındaki gizemi çözmeye çalışıyordum.Faik de yanımıza bir iskemle çekip oturdu. Ustam devam etti:

   “Endülüs İber Yarımadası’na adaleti, medeniyeti, ilmi yani İslam’ı götürdüğü vakitlerde, kahve kokulu Kurtuba sokaklarında Müslümanlar ve Hristiyanlar bir arada huzur içerisinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ve tabiki yahudi tebaa da adaletli yönetimden gayet memnun idi. Müslüman örnek olur, taklit etmez başka toplulukları. Dedim ya hayat çizgisi, kişinin kimliği, topluluğun istikameti ayrıntılarda gizlidir. İşte Endülüslü Müminler, Peygamber Efendimiz(s.a.s)in “Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye özenmeyiniz.” Hadisini düstur edinmeyi unutmamışlardı. Yaşamlarında, giyimlerinde, davranışlarında Müslümanca duruş göstermişlerdi.Kahve fincanında bile..

    Kahve kokusunun İber Yarımadasını kapladığı Kurtuba, Berşelûne, İşbiliye ve diğer  kentlerde Endülüs’ün adil yönetimi kadar kahve de konuşuluyordu.Kısa sürede vazgeçilmez bir içecek haline gelmişti. Tabi kahve fincanı da sadece bir aksesuar değildi  ve tüm Endülüslüler de bunun farkında idi Müslümanı da Hristıyanı da. Kahve fincanı olarak Hristiyanlar kulplu fincan kullanırken Müslümanlar ise kulpsuz fincan kullanıyorlardı. Kulplu fincan 3 parmakla tutulur ve bu Teslis inancına işarettir. Kulpsuz fincan ise 5 parmakla tutulur bu da İslam’ın 5 şartına işarettir Ve Müminler kahve fincanı olsa bile onlara benzemeye özenmiyordu evlat.”

     Kahve fincanı ile benim Ustam ile dertleşmeye geldiğim konu arasındaki nasıl bir bağlantı olabileceğini düşünüyordum ki Ustam tam anlamıyla bağlantıyı kuramadığımı  görünce :

“İslam, Batı’nın zihin kalıplarına göre anlaşılmaz. Ayrıca Batı uygarlığını teorik olarak reddederken, aynı uygarlığın davranış ve düşünce kalıplarını günlük hayatımızda uyguluyorsak bu reddiyenin bir manası kalmayacaktır. Bu uygulayış bir süre sonra alışkanlık halini alacaktır. Alışkanlıklarımız bizi aynı uygarlık dairesine dahil edecektir.”

    Sen önce ben kimim? Sorusuna dürüstçe cevap bulmalısın. Bugün davranış kalıplarımızdan, kıyafetimize, düşünce biçimlerimize dek Batı’yız.Vicdanımız da duygularımız da Batılı. Halep’e, Kudüs’e İstanbul nazarı ile bakmıyoruz. İslam dünyasının bugün birçok sıkıntı çektiği aşikar. Lakin biz bu duruma Müslüman bakış açısıyla değil de bir Batılının gözünden bakarcasına bakıyoruz. Aradığımız çözümler de İslami dayanağı olmayan çözümler. Kanser hastasına soğuk algınlığı ilacı vermek gibi. Kur’an-ı Kerim’i bilmeden, Peygamber Efendimiz(s.a.s)i anlamadan kendimizce Cihad ediyoruz sözde. Hayır evlat bizimkisi beyhude bir çaba, kendimizi aldatmaktır.Müslümanım diyorsan yaşamınla düşüncelerinle istikametinle farkını.. derken ezan okunmaya başladı.

     Ustam :

–   Oğlum Faik, dükkanın kapısını çekiver, sen de hadi bakalım evlat, farkımızı ortaya koyma ve farkımıza varma vakti..

Yazar Hakkında

İbrahim BİÇER

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com