Deneme EDEBİYAT KİTAP

On Dakika İçinde Geçtiler Altyazıyla

anadolu_2675

“Bir pet şişeye yazıp attı sayın ki çocuk,

Tufanın ortasında bile tüketemediği umudu”

diye bahseden şiirinde Berat Demirci bize vatansız bile olmayanların bitmek bilmeyen umudunu gösteriyor.

Umudu koltuklarının altında taşıyan çocuklar ölümün kovaladıği vatanında, ölümden kaçmak için gemilere yürüyorlardı ağlayarak. Ülkelerini ele geçirerek içeride tek başına yaşamak isteyen biri milletin hayatını gasp ederek, milleti yok ediyor. Hem de bu adam ülkenin cumhurbaşkanı. Ne cumhur ama! Dikdatör sıfatını utandırmış, adının yanında ezik bırakmış bir cumhurbaşkanı!

Sonrası hazan…

Bir de bizim dağlarımızda milletimize zeval vermek isteyenler var.

Yiğitlerini daha yeni askere uğurlayan anneler, çalan kapıların ardında şehit haberlerini alıyorlar. Şairin deyimiyle, Türkiye’yi öldürmek isteyenlere karşı bir savaş var ve Türkiye ölmesin diye şehit oluyorlar.

“On dakika içinde geçtiler altyazıyla

Ölüm bu sularda çünkü rutin bir havadistir

Savaş bir kez daha yorumlandı uzmanlarca

Orta yere reklamlar, kabartmalar girmelidir”

Haberler böyleydi. Halâ böyle. Sadece gündemimize düşmüyor.

Buradan şuna geçeceğim;

Kırklar Meclisi; İskender Pala’nın ilk baskısını 2000 yılında yayınlattığı bu kitap 40 abide şahsiyetten bahsediyor. Atalarımızdan, onların bizlere bıraktığı medeniyetten kesitler sunarak biyografileri anlatıyor. Ancak bu yazının amacı kitabı tanıtmak değil. Niyetim hem heyecanla okuduğum kitabın içinden bir parça paylaşarak tadına baktırmak hem de aklımızdan çıkarmamamız gereken şeyleri tekrar hatırlatmaktır.

Kırkıncı kişiyi hepimiz çok iyi tanıyor, gönlümüzde medeniyetin en kadim üyesi olarak taşıyoruz.

İskender Pala şöyle anlatıyor;

Onu Siz de Tanırsınız

Onu önce tarih sayfalarında tanıdım. Alparslan’ın ardında, Malazgirt ovasında doru bir at sırtında üzerine giydiği beyaz elbisesinin, kefeni olduğunu haykırdığı anda hepimizin içi ısınıvermişti hani. Sonra asırlar birbirini kovaladı ve milli hafızamız onu askerlerinin başında kâh Kosova sahrasında yansıyan ay yıldızı seyrederken, kâh İstanbul surlarında Bizans surlarına sancak dikerken gördü.

Estergon kalması bre dilber aman, subaşı durak

türküsünü okuduğu Davudi sesinden,

Tarihi çevir’ nal sesi kısrak sesi bunlar

diye haykırdığı deklere belediye dek Viyana’lar, Zigetvar’lar, Bağdat’lar birer birer onun kanıyla sulandı. Otranto’da Gedik Ahmet, Kıbrıs’ta Mustafa oldu adı. Mekke Müdaafası’nda Fahreddin; Plevne’de Osman’dı. Güçlü, atılgan, çevik, zeki, becerikli ve gözü pekti. Daima en ön safta olmak şiarıydı. Bu yüzden pek çok yaralar aldı, yüzlerce, binlerce kez gazilik nişanıyla taltif edildi. Ama durmuyordu, durmak nedir bilmiyordu. Cepheden cepheye koşarken arkasında bazen bir bacağını, bazen bir kolunu, bazen bir gözünü bırakıyor, amma zihnini daima ileride, önde tutuyor, “Kızılelma’ya dek!” diyordu, “Kızılelma’ya dek!”

Bütün cephelerde onu elinde kılıç, tüfek, kazma, kürekle gördük. Arkasından ordular yürüyordu. Yılmadı, 93 harbi deyip koştu, Balkan Harbi deyip koştu. Yolunu gözleyerek yaşlanan yavuklusuna, anasına, kızına, göz göre göre solup giden nergislerine ne bir mektup, ne bir haber yazacak zaman bulamadan Umumî Harp gelip çattı. Çanakkale’de medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın karşısında, etten duvar örenlerin en ön safında o vardı. Sonraki cepheleri artık sayamaz olmuştu. Yemen, Galiçya, Sivastopol, Edirne, Suriye, Kars ve daha niceleri… Yaz mıydı, kış mıydı, gece miydi, gündüz müydü… Ne zamanı bildi, ne kendini! Elinin kınaları nasır tutmuş çocuklarının hayalini bile unutacak noktalara gelmişti. Nihayet aç bi-ilaç Sakarya’da, Anafartalar’da, İnönü’de ve Dumlupınar’da takat tazeledi. Büyük Taarruz’un sonunda 30 Ağustos’ta Zafer Bayramı’nı kutlarken, düşmanı İzmir’de denize çökerken daha da gençleşmişti.

Çok geçmeden, sökün edip geldiler düşmanları yeniden. Yunan oldular, Rus oldular, İngiliz oldular. Kore’de destanlar yazdı. Hassaten ezelî düşmanı Yunan, onun kanına yemin etmiş, namusuna dil uzatmıştı. Kıbrıs’ta yeniden karşısına çıktı. O, durur muydu? Koştu gitti askerlerinin en önünde. Annesi hep “Yeşil kanatlı melaikeler düşsün önüne!” derdi, Kıbrıs’ta o, melaikelerin önüne düştü. Asla yorulmadı; Şırnak’ta, Cizre’de, Van’da, Diyarbakır’da yeniden gözümüzün önündeydi.

Ve fakat!… Ne olduysa oldu ve onu geçenlerde ordudan ihraç ettiler.

Adına yüzlerce yerde anıtlar dikilmiş, şiirler yazılmıştı. Hikâyeleri, efsaneleri, destanları ciltler dolduruyordu. Yine de onu ordudan ihraç ettiler. Aldığı madalyaların, taltif ve takdir beratlarının rağmına hem de!…

Mevsimlerden en çok baharı, aylardan en ziyade Ağustosu sevdiğini biliyorlardı üstelik!…

###

Çevremize bakınız; eğer alnında beyaz bir nur, gözlerinde ışıl ışıl onur taşıyan bir yiğit görürseniz biliniz ki o ordudan ihraç edilen eski bir zabittir. Ellerinden öpünüz.

Ve siz ey kahramanlar! Şerefli olmak için omuzunuzda demir yıldızlara ihtiyacınız yoktur. Sizin her biriniz, tarihimizin onur şemasında ayrı bir yıldız, her gün yeniden doğan bir Kervankıran olarak yerinizi aldınız bile.

##

Evet… Kalbinizden ve aklınızdan geçen gibi…

Yazar Hakkında

Rumeysa ÇAKAN

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com