SÖYLEŞİ

Yusuf Kaplan ile “İnanç” Üzerine

IMG-20150814-WA0014

Düşünce disiplinleri farklı farklı düşünce zeminlerinde kurulur. İslami düşünce disiplini, İslamiyet’in bidayetinde Allah’ın seçtiği bir öncü ile gerçekleşti. İnancı, ahlakı, İslam’ın en sağlam iki temeli sayarak dünyaya selamet getiren bir disiplin diyebileceğimiz İslam’ı gösterdi. Her aşamada önce inanan daha sonra da ahlaki pozisyondan vazgeçmeyen öncü bir nesille yaptı bunları ve daha fazlasını… İnsan olmanın temel gereği ahlak zemininin imana dayanmasıdır. Ahlaka inanmak ve onu prensip edinmek, gençler olarak temel prensibimiz olmalıdır. Modern dünya sahnesinde öncü olmak demek unutmak, yalanlamak, yabancılaşmak değil; kardeşliğe inanmak, selamete inanmak ve ahlaka inanıp yaşamak demektir. Türkiye’nin yetiştirdiği kıymetli fikir adamı Yusuf Kaplan ile inanç, inancın hayatımızdaki yeri, inancın bize kazandırdıkları ve bu bağlamda günümüz toplumunun inanç konusundaki durumu ve öncü bir neslin ihyası üzerine söyleşi gerçekleştirdik.

  • Hocam öncelikle sizin için inanç nedir?

İnanç çok genel bir kavramdır. Müminin imanını açıklamaz inanç. Dolayısıyla herhangi bir durumda her yerde kullanılan bir kavramdır. Müslüman olarak bizler İnanç derken biz imanı kastetmiş oluruz. Bir insana “Bu adam çok inançlı” diye bahsederken aslında çok imanlı birisi olduğundan öyle deriz.

Burada asıl üzerinde kafa yorulması gereken mesele iman ve imanın boyutlarıdır.  İman “emene” kökünden geliyor.  Kavramın anlam kümesi  çok zengin.  İman kavramı: emanet, emniyet, emin, teminat kavramları hep aynı kökten türemektedir.

‘’İnanç kavramı ile gittiğimizde biz neleri yitiririz?’’ sorusunu kendimize sormamız gerekiyor. Bu şekilde nasıl bir hazinenin yok edildiğini fark edemeyiz. Peygamberim efendimiz (sav), peygamberlikle müjdelenmeden önce El-emin (güvenilir anlamında) sıfatı var.  Peygamberlik geldikten sonra El-emin sıfatı, El-mümin oluyor. Burada dikkat çekmek istediğim hayati mesele şu. İnsanların üzerindeki bu emanet  dağlara  verildi, dağlar bunu kabul etmedi ama insan bunu kabul etti. Yani insan Allah’ın emanetini üstlendi. Niçin insan üstlendi? Çünkü insanın ruhuna üflendi. Şu an insanlar kendilerini tanrılaştırıyor. Egolarına kendilerini kurban ediyorlar. Nesin abi kimsin sen ya? Şu alıp verdiğin nefes senin elinde değil. Bu bile senin elinde değilken sen kendini ne zannediyorsun. Küçük dağları ben yarattım havasında insanlar. Hele de bu post modern süreçte insanlar acayip bir şekilde egolarına kilitlenmiş bir durumda. Adamın hiçbir özelliği yok ama burnundan kıl aldırmıyor. Emaneti yüklenen kişi mümin ve dolayısıyla hilafeti de yüklenmiş oluyor. Fakat kim bu? İman sütunumuzun temelinde ne var? Kulluk var. Hz. Muhammed’in kulluğu elçiliğinden önce geliyor. Çünkü kulluk en yüce makam. Kul olduğu zaman insan gözleri görmeye başlıyor, yani kendinin dışındaki dünyayı görmeye başlıyor. İnsan Allah’a kul olmadığı zaman başka her şeye kul olmaya başlıyor. Başta egosuna sonra dünyevi her şeye kul oluyor.  Bu, imanla mümin olmakla dolayısıyla haddini bilmek ondan sonra kemal merdivenleri tırmanma yolculuğuna çıkmaktır.

Bizim akidemizin iki temel sütunu var. Birisi “Lailaheillallah” uluhiyet boyutu. Öbürü de “Muhammedun Resulullah” bu da ubudiyet boyutu. Bu benim medeniyet fikri üzerinde çalışmamın da kalkış noktalarından bir tanesi. Kur’an’ı Kerim’de beni yoran gece gündüz düşündüren ayetler var. Onlardan bir tanesi Fussilet suresi  53. ayet.  “Enfüs ve “Afak”tan Allahu Teala bahsediyor. Enfüs ve Afak bizim akidemizin iki temel sütununu oluştuyor. Enfüs “iç”, Afak “dış”. Enfüs “dikey eksen”, uluhiyet boyutu;  Afak “yatay eksen”, ubudiyet boyutu. Biz bu alanlar içinde birbirine geçiş yapıyoruz. Kesin olan şey şu. Uluhiyet boyutu varlığın dikey ekseni, ubudiyet boyutu yatay ekseni. Yani Allahu Teala yatay eksen de varlıklar aleminde tecelli ediyor. Neyle tecelli ediyor? Esmasıyla tecelli ediyor. Dolayısıyla bu Enfüs, Afak ayeti, durduğumuz yere göre gördüğümüz şeyi belirliyor. Çünkü durduğun yer gördüğünüz şeyi belirler. Baktığınız yere göre bu ayeti çok farklı şekillerde çok farklı alanlara uyarlayabilirsiniz.  Bunu endüstriye uyarlayabilirsiniz, matematiğe uyarlayabilirsiniz, fizikte uygulayabilirsiniz. Bir fizik bir de metafizik.  Bir zaman-mekan kavramından bahsediyoruz değil mi? Zaman dikey boyuttur, mekan yatay boyuttur.

Başka önemli bir şey daha söyleyeyim. Son zamanlarda Hz. Peygamberin konumunu sarsacak işlere girişmeye başladılar. Hadislere, sünnetlere, mezheplere saldırıyorlar. Bu tesadüfi değil. Birileri bir şey yaptığını zannediyor. Bu çok ahmakça bir şey. Birileri proje adamı olarak çalışıyor. Burada çok kilit bir eşikteyiz. Batılıların geliştirdiği üç büyük proje var.  Birincisi Osmanlı’yı unutturmak, ikincisi İslam düşüncesinin Gazali ile bittiği düşüncesini yaymak, üçüncüsü Hz. Peygamberin konumunu sarsmak. İlk ikisini başardılar. Osmanlı aşılamamış bir tecrübedir. Osmanlı aynı zamanda anlaşılamamış bir tecrübedir. Bunlar yıkılınca, bunlar zedelenince inanç değerlerimiz de zedeleniyor. Bunlar bizi besleyen kaynaklar. Bunlar kuruyunca ne olur? Günümüzde olduğu gibi ruhsuz, amaçsız, manevi değerlerden yoksun maddi değerlere tapan insanlar ortaya çıkar.

Osmanlı eşittir “irtica” olarak adlandırıldı. Bazı kesimlerde insanlar Osmanlı’yı yerin dibine batırıyor. Bu ne rezillik! Balkanlarda adam Osmanlı için dua ediyor. Bir örnek vereyim. Kosavalı bir film yönetmeni diyor ki: “Balkanlarda biz iki şey için dua ederiz. Bir Allah rızası için bir de Türkiye için.” Türkiye için, Türkiye’nin toparlanması için, Türkiye’nin başına bir iş gelmemesi için, kendisinin güçlü olup bizi de toparlaması için. Bunların farkında olmamız, farkında bir şekilde yaşamamız gerekmektedir.

  • Hocam İnanç bizim hayatımızda neyi değiştirir?

Şimdi bir defa şunu söyleyeyim. İnanç değil iman. Altını çiziyorum. İnanç kavramı ile gidersek hiçbir yere varamayız ama iman kavramı ile gittiğimizde emanet fikrine, emniyet fikrine, emin olma fikrine gidiyoruz.  Bize imanın kazandıracağı şey emniyeti teminat altına almaktır. Kişinin önce iç dünyasında emniyeti teminat altına alması sonra ailesinde, sonra çevresinde en son olarak da dünyada alması için uğraş vermesi gerekmektedir.

Hz. Peygamber Medine’de devlet kurunca net bir şekilde ortaya çıktı. Müslümanları süren, işkence eden, kendi yurtlarından uzaklaştıran müşriklere intikam duygusu ile yaklaşmadı. Mekke’nin fethinde “Hiç kimsenin burnu kanamayacak “dedi. Bu inanılmaz bir şey. Hatta bir ara Halid Bin Velid bir provakasyona maruz kaldı. Hz. Peygamber bunun haberini aldı. Hz. Osman’ı gönderdi ve engelledi. Ne oldu?  Medine’de Gayrimüslimleri, Yahudileri sürmedi, defterlerini dürmedi. Darağaçları falan kurmadı. Mekke’den Medine’den süt emen Osmanlı tecrübesi. Endülüs’te engizisyon mahkemeleri kuruldu. Katolik olmayan herkesin kökü kazınmak istendi. Hristiyan olmayanı yaktılar. Biz ne yaptık mesela Bosna’nın fethi. Bizde Fatih’in yayınladığı bir ferman var. Savaşmadan fethedildi. Orada yayınlanan ferman şu üç ana başlıkta birincisi “Hristiyan ve Yahudilere dokunanı yakarım” dedi. Aynı zaman dilimde adamlar Hristiyan olmayanları yaktı.

İman fikri ve eylemi bizim darüsselamı kurmamızı sağlar. İçimizi barış yurduna çevirmemizi nefis ve şeytanı teslim almamıza ikincisi de dünyayı darüsselama çevirmemizi sağlar. Hz. Peygamberin hadisi “Mümin kendisine güvenilen ve başkasına güven veren kişidir” der. Şimdi bizim 200 yıllık halimize bakıp nerede bu Müslüman tipi demeyin. Bazen insanlar böyle diyor. Bazıları İşid eşittir İslam diyor. Proje olduğundan haberleri yok. Amerikalılar El-kaideyi kurmadı mı? Kurdular belli bu. İslam dünyasını birbirine düşürmek için, içimizdeki ahmakla oyun oynuyorlar. İşid İslam’ın yol açtığı bir sorun değil. Bizim İslam’dan uzaklaşmamızın yol açtığı bir sorundur. Medeniyet çöktü. 200 yıldır gök kubbe yerle bir oldu. Dolayısıyla Müslümanların İslam’la ilişkilerinde de İslam dışındaki dünyayla ilişkilerinde de bir arıza meydana geldi.

Bugün dünyada hiç dinin müntesibinin dini ile ilişkisi kalmamıştır. İslam hariç. Konfüçyanizmin müntesiblerinin konfüçyanizmle ilişkisi kalmamıştır. Budizm öyle, taoizmin öyle, hindüizmin gene öyle. Var ama o ilişki biçimi berbat bir ilişki biçimine dönüştü. Yani diyor ki: “Budistler bir hac yapıyorlar. 1 milyon kişi katılmış. BBC’ye bir mürşidi bağlanıyor.” Kurduğu cümle şu: “Biz sekülerizmle savaşmıyoruz . Biz Müslümanlar gibi adam öldürmüyoruz.. Bu olmaz. Biz ne yapmışız?  Bunlara da ehli kitap statüsü vermişiz. Onlara saygınlık kazandıracak bir yere yerleştiriyoruz.

İmanın bize kazandıracağı şey birey değil güçlü bir şahsiyettir. Birey, yalnızlaşmış toplumda parçalanmış, egosuna teslim insanı ifade eder. Fert biricik olandır. Hz. Peygamberin ferdiyet sıfatı var. Müslüman şahsiyet biriciktir. Ümmet her şeyin anası demektir. Her mümin tek başına bir ümmettir. Ümmet olduğunun bilincinde olan her kişi biricikliğinin farkındadır.

Bir Kur’an var bir de Furkan var. Kur’an “okunmak”, Furkan “okumak” içindir. Furkan Kur’an’ı okumak için ve okunmayı okumak için. Mümine Allahu Teala’nın kazandırdığı şahsiyet insana kazandırdığı şey farkı fark etme özelliği, tefrik etme kabiliyeti, kendini başkasını fark etme kabiliyeti, dolayısıyla farkı olduğunu fark etme kabiliyetidir.  Bu ancak Allahu Teala’nın ruhunu da üflediği, emaneti yüklediği, hilafeti bahşettiği iman etmiş mümine lütfedilmiş bir şeydir. O yüzden “İmanın bize kazandırdığı şey nedir?” sorusunun cevabı öyle bir çırpıda verilebilecek bir cevap değildir. Yani bunu önce kişinin kişiliğinin olgunlaştırılmasında, kemal yolculuğuna çıkmasında;  ikincisi kendisinde başlayarak ailesine, çevresine, dünyaya ulaşmakla olacaktır. Orada emniyeti teminat altına alması yine orada Darüsselamı kurması gerekir. İman olmasa insan emaneti üstlenemez, emanet fikrinden yoksun olur. Tefrik etme fikrinden yoksun olur. Hak ile batılı, hayr ile şerri birbirinden ayırt edemez. Bir şekilde ayırt ediyormuş gibi görülür ama onu içselleştiremez. Normal bir insan iyiyle kötüyü ayırt edemez. Belli ayırt ediyor. Batılıların tarihine bakıyorsun, onlarda insan bizim gibi. Onlarda da var iyi ve kötü fikri.  Kolektif vicdan, kolektif bilinç altı diye bir şey var, Yaratılıştan gelen ortak özelliklerdir. Çinlilerin Hintlilerin tarihlerine baktığımızda onlarda da var ama ne var? Nerede bunlar emniyeti teminat altına aldı? Nereyi barış yurduna çevirdiler? İnsan hakları, demokrasi, özgürlük diye üstelik evrensel değerler diye anlatılıyor. Dünyanın neresine insan hakları götürdüler, neresine demokrasi neresine özgürlük götürdüler? Hikaye bu. Ebu Gureyb hapishanesini nasıl unutacağız biz? Müslümanlar tarihinde böyle bir şey yapmış olabilirler mi.?Hayal bile edemeyiz.

Savaşın bile hukuk var. Arzulanan bir şey değildir ama gerektiği yerde savaşılır. Artık insan azmanlaşmıştır. Azmanlaşan insanın durdurulması gerekir. Yoksa iyice kudurur.  Srebrenitsa nedir ya? Güvenliği sağlamak için orada olması gerekirken resmen katliama göz yumuyorsun. Bunu Müslüman yapamaz. O yüzden İslam’dan çok korkuyorlar. İslam onlar için bir ayna. Kendilerine tutuyorlar ve ne kadar çirkin olduklarını o aynada görüyorlar. Ne kadar iğrenç olduklarını görüyorlar ve o yüzden İslamı karalıyorlar o yüzden İslam ile uğraşıyorlar. O yüzden postmodern yöntemlerle İslamla savaşıyorlar. Şuan tam bir 3. Dünya savaşı yaşıyoruz. Bizim bildiğimiz klasik savaşlar gibi değil. Eskisi gibi askerle tankla tüfekle değil artık. Çağ medya çağı. Medya da varsan varsın yoksan yoksun. Biz medya da yokuz ve çoluk çocuk perişan olmuş durumda. Ahlaken bitik durumda. Yani bu toplumu medya çözüyor. Artık bizim öğretmenlerimiz medya. Televizyondur sosyal medyadır bunlar artık öğretmen. Genç nesil buralardan öğreniyor kişilikleri artık buralarda gelişiyor. İğrenç televizyon dizileri çocukları mahvetti. Bu kabul edilecek bir şey değil.

  • Hocam  toplum inancının şuan ki durumunu nasıl özetlersiniz?

Çocuklarımızı kaybediyoruz. Genç kuşak kendi başına adeta terkedilmiş gibi. Genç kuşağın İslam’la ilişkisi sıfırlandı. Birincisi bu konuda gençlerin inançlarını sadece korumaları değil inançları üzerinden bir dünya kurması meselesinde üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmiş değiliz. Nasıl olacağını da bilmiyoruz.  Gençleri İslam’dan uzaklaştıran her şeyi biz yaptık. Her şeyi siyasete kilitledik. Bütün İslami çevrelerdeki cemaatler,  oluşumlar hepsi her şeyi siyasete endekslediler. Bu çok tehlikeli bir şey. Buradan bir yere gidemeyiz. Bu durum bizi uçuruma sürükler. Gücü ele geçirme kaygısı diye bir kaygı yok İslam’da. Tabi ki kendimizi koruyacak kadar bir güce sahip olacağız. Karşımızda düşman var acayip şekilde üzerimize geliyor. Biz bunu seyredemeyiz. İnşallah güce sahip oluruz ama o gücün bize sahip olmaması şartıyla. Bugün batılılar bir güce sahip o güçte batılılara sahip. O yüzden Heiddeger teknoloji ile ilgili söylediği şey dehşettir. ‘’Teknoloji vahşi canavardır’’ der. Şimdi teknolojiyi kullanmayacağız bir kenara atacağız diye söylemiyorum. Hedef haline getiremeyiz. Bunları geçici olarak bir şeklide kullanan, sonra bu araçları bizim inanç ilkelerimiz doğrultusunda geliştiren, kendimize özgü dil kuran bir yolculuğa çıkmamız gerekir. Bir defa nerde yaşadığımızı bilmemiz lazım. Ümmileşmemiz lazım. Ümmileşmeden ümmetleşemeyiz. Ümmet fikrine ulaşamayız. Ümmileşmek ne demek? Ümmileşmek çağın ağlarından bağlarından arınmak demek. Çağ açacak, çağ aşacak, çağrısı çağını kuracak bir yolculuğa çıkmak demek. Bu da vasat ümmet fikrine ulaşmak mümkün. Vasat ümmet  Bakara suresi 143. ayette anlatılıyor. Orada Hz. Peygamberin üç temel sıfatından ilki şahittir. Sadece şahit özelliği üzerinden vasat ümmet tanımı yapabiliriz. Birincisi Hz. Muhammed hakikatın şahidi. İkincisi bütün çağların çağrılarının şahidi. Üçüncüsü çağının çağrısının şahidi. O yüzden hayatın ortasına gönderiliyor. Bu üç özellik ümmeten vasatan meselesinin boyutları. Sünnetti Seniyye dediğimiz zamanın ve mekanın özü. Hakikatın zamanda ve mekan da özetlenişi. Sünnet olmadan Kur’an’la ilişki kuramayız. Kur’an asıldır, sünnet usuldür. Usul olmadan vusul olmaz. Vusul yoksa fusul vardır sapma. Aslolan hakikata vusuldur. Kur’an kaynaktır sünnet ırmaktır, aslolan hakikata varmaktır. Irmak gürül gürül akacak ki ırmak hayat bulacak. Biz kaynağın varlığını ırmak yoksa nasıl anlayacağız? Irmak yoksa kaynakta kurumuş demektir. Çünkü sünnet yaşayan Kur’an’dır. Zamana ve mekana nakşedilmiştir.

  • Hocam  son olarak öncü bir nesil bir neslin üzerine ne gibi görevler düşmektedir?

Tarihi küçük adamlar yapar ve bunlar öncü kuşaklardır.  Öncü kuşaklar olmadan olmaz. Bir toplumun medeniyetinin bir sunu vardır. Bir sunu üzerinden yükselir. Mikro ölçekte toplum hatta bireye kadar şahsa kadar indirgeyebiliriz. Üç sütün 3k sütunu diyorum ben buna. Birincisi kurucu sütun. Bunlar öncü kuşaklar, fikriyatı kuruyor. Kendileri için bu dünya için yaşamıyorlar. İlkeleri için yaşıyorlar. İlkelerini ülkülere dönüştürmek için yaşıyorlar. Ülkülerinin ülkesini bulması dünyayı kurması için yaşıyorlar.  Alim, arif ve hakim. Yani biz gazeteci entelektüel yazarlarla bir yere gidemeyiz. Alim Gazali, Arif İbni Rabbani, Hakim İbni Arabi. İkinci sütün konumlandırıcı yani taşıyıcı sütun. Tatbikata döker fikriyatı. Üçüncü sütün koruyucu sütun. Bu sütunda toplumdur. Öncü kuşaklar olmadan yolculuğa çıkılamaz. Fikir olmadan ne toplum ne de konumlandırıcı tabaka olur. Sezai Karakoç öncü nesil için güzel bir örnektir.

Yazar Hakkında

Hüseyin YILMAZOĞLU

Hüseyin YILMAZOĞLU

Herkes gittiğinde kalabilecek kadar cesur gerektiğinde bütün işleri tek başına yapabilecek kadar güçlü olma düsturu ile hareket etmeye çalışan, yenilikçi bir bakış açısı ile hareket etmeyi seven dertli bir ademoğlu.

Yorum Yap

Powered by themekiller.com anime4online.com animextoon.com apk4phone.com tengag.com moviekillers.com